arama

Sitemize hoşgeldiniz

gizemli bilge

kayip kita atlantis

Bu yazıyı Atlantis ve Çağdaş Kanıtlar


Kanarya Adaları'nın yerlileri olan Guancheler, doğrudan Atlantisliler'in nesilnden geliyorlardı. Adalarda bulunan eski iskeletlerin iriliği de buna tanıklık eder. Bazı jeologlar, Madeira, Azorlar ve Cape de Verde adalarının dahil olduğu volkanik adalar grubunda, bir zamanlar Afrika'yı Amerika'yla birleştiren devasa bir batık kıtanın kalıntılarını görmektedirler.

Mme. Blavatsky

Atlantis ve Doğa Yaşamındaki Kanıtlar

Atlantis'in mevcudiyetini onaylayan bir çok belirtiler vardır. Bunların önemli olanlarından bazıları şunlardır:

1898 yılında Atlantik Okyanusu'nda kablo döşemekte olan bir gemininin mürettebatı, 3000 m. derinlikte, kimyasal bileşimi bazalt olan camsı bir lav parçası (tachylyte) çıkarmıştı. Bu parça şimdi, Paris'teki bir müzededir. Lav, bu tür bir kimyasal değişime ancak normal atmosfer basıncı altında uğrayabilir. Dolayısıyla, Azor Adaları'nın yaklaşık 800 km. kuzeyinde yer alan Okyanus yatağının, bir zamanlar su üzerindeyken lavlarla kaplanmış olması söz konusudur.

Göçmen kuşlardan, küçük, kahverengi 'petrel' kuşları, her yıl Eylül ve Ekim aylarında Avrupa'dan Amerika'ya uçarken Atlantiği aşarlar. Bu kuşlar, Senegal'in batı kıyılarındaki Yeşil Burun'un 950 km. güneybatısındaki bir noktanın üzerine ulaştıktan sonra ısrarla daireler çizerler ve sonra Brezilya'ya doğru tekrar yola koyulurlar. Kuşların hafıza kromozomları, onlara, o noktada bir zamanlar bir iniş yerinin bulunduğunu bildirmektedir.

Amerika ile Avrupa'nın, kıta tabanı üzerinde yükselen buz yığınlarından oluşan örtü buzulu, anlaşıldığına göre, bir zamanlar, şimdi Okyanus'un altında uzanan bütün bir alanı kaplayan genel bir örtü buzulunun bir bölümünü teşkil ediyordu. Bu da,Buzul Devri'nde Atlantiğin ortalarında bir kıtanın mevcut olduğunu göstermektedir.

Avrupa'nın Miyosen Çağı'ndaki bitkiler topluluğu ile Doğu Amerika'nın günümüzdeki bitkiler topluluğu arasında benzerlikler vardır. Yılan balıklarının, iç sulara alışık olan dişileri, yumurta dökme mevsiminde, hafıza kromozomlarının dürtüsüyle, Sargasso Denizi'ne giderler.

Sovyet bilim adamı N. Zirov, Atlantik Okyanusu'nda yer alan bir kara kütlesinin, Golfistrim'in bir zamanlar buzlarla kaplı olan Avrupa kıyılarına ulaşmasını elgellemiş olduğunu belirtmektedir. Atlantik'teki deniz altı dağ sırasının batı yamaçlarından yakın zamanlarda alınan numunelerde olağan okyanus çamuruna rastlanırken, doğusundan alınanların buzul kökenli oldukları görülmüştür. Bunlar, anlaşıldığına göre, buzdağlarıyla taşınmışlardı. Atlantis'in batışından sonra Güney Amerika'dan gelen sıcak su akıntısı, Batı Avrupa kıyılarını yaladı. Ve klimatologların da onayladığı üzre, yaklaşık 12.000 yıl önce Buzul Devri'ne son verdi.

Amerikalılar, Atlantiğin sularına gömülü olan bir tepenin üzerinden, kireçle kaplı olan çok sayıda disk biçimi objeler çıkardılar. Doğal değil de beşer yapısı olan bu diskler 15 cm. çapında ve 4 cm. kalınlığındaydı. Ortalarında bir delik bulunuyordu: yüzeyleri yer yer düzgün, yer yer pürüzlüydü. Radyokarbon testleri, bu objelerin 12.000 yıl önce su üzerinde oluşturulmuş olduklarını ortaya koymuştur.

Atlantis ve Okyanus Altındaki Keşifler

Edgar Cayce, Atlantis kalıntılarının Bimini Adaları yakınında 1968 ve 1969 yıllarında denizden yükselmeye başlayacağına dair bir kehanette bulunmuştu. Nitekim, 1968 yılında Amerikalı pilotlar Bob Brush ve Trig Adams, adanın sahanlığı üzerinde büyük bir dikdörtgen yapının varlığını tespit etmişlerdi. Bu sualtı kalıntısının hava fotoğrafları, mevcut bölümlerinin orantıları ile Maya mimarisini andırdığından, bunun batık bir 'mabet' olması ihtimalini güçlendirmekteydi. Arkasından, Brush, Adams ve Miamili ünlü arkeolog ve dalgıç Prof. J. Manson Valentine, ilk taş yapının yakınında iki benzer sualtı yapısı daha keşfettiler. Küçüğü 25 x 15 m. ve büyüğü de 30 x 18 m. boyutlarındaydı.

Ve kısa bir süre sonra Prof. Valentine, Dimitri Repikoff, Jacques Mayol ve diğer bazı kişilerle birlikte ünlü Bimini Duvarını ya da' Yolunu keşfetti. Bunu, çeşitli türden bir çok ilginç sualtı kaIıntısının keşifleri izledi. Aşağıda, yazar Brad Steiger'in, Prof. Valentine ile bu konuda yaptığı bir röportaj yer almaktadır.

S- Elimde, «bir kadim mabedi keşfettiğinizi ve bunun heyecan verici ve aynı zamanda tedirgin edici bir keşif olduğunu" belirten 23 Ağustos 1968 tarihli haberin bir kopyası var.

C- Bunu biraz değiştirmeniz gerekecek. Orası kutsal bir yer olabilir ama, bir mabet olup olmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Bimini Adaları bölgesinde hem havadan keşif yapıyor, hem de dalarak deniz altını araştırıyordum ve sonunda, insanların iskan etmiş oldukları ve tasarımlanmış ve insan elinden çıkmış bir yapı desenine sahip olduğu sağlam bir şekilde belirlenen bir yere rastladım. Doğrusal düzenlemeler, kareler, dikdörtgenler ve yollar bulduk. Taa Orange Mercan Adası'na kadar, tüm mercan adalarının rüzgar üstü ve rüzgar altı taraflarında tam anlamıyla düz çizgiler uzanıyordu.

S- Fakat bu yapının, Mayalar'ın Yucatan, Uxmal'daki 'Kaplumbağalar Mabedi'nin planının bir kopyası olduğunu açıklamıştınız.

C- Evet, burası o mabetle aynı şekle ve boyutlara sahip. Aynen Kaplumbağalar Mabedi'nde olduğu gibi, 30 m. uzunluğunda ve 18 m. genişliğinde ve doğu kenarı duvarla bölünmüş. Yucatan'daki mabette de görüldüğü gibi, batı kenarındaki köşeler ve özellikle güneybatı köşesi de bölünmüş.

S- Buraları Mayalar'a ait olabilir mi?

C- Hayır, Mayalar'a ait olduklarını sanmıyorum. Bildiğiniz gibi, Mayalar buraya sonradan gelmişlerdi.

S- Kaplumbağalar Mabedi'nin Mayafar'a atfedilmesine rağmen, Maya öncesi bir döneme ait olabileceğini mi ima ediyorsunuz?

C- Bunlar nesilden nesile geçer. Komple metafizik felsefeler bir nesilden ötekine aktarılmıştır. Geçmiş devirlere ne kadar derinlemesine girerseniz, felsefeler de o kadar evrensel bir karaktere bürünür. Bu, son derece önemli bir husustur .. Fakat belki de en önemli keşfi, 2 Eylül günü, hem de bir rastlantı sonucu yaptık. iş arkadaşlarımla birlikte, derinlerde yaptığımız dalışlardan biraz hayal kırıklığına uğramış bir halde, kıyıya yakın olan bir kayalığın üzerinde azıcık soluklanmaya karar vermiştik. Dalmamla birlikte bir sürü taş bloka rastladım.

S - Bunların doğal kökenli olup olmadıklarını saptayabildiniz

C - Doğal kökenli olmadıkları hakkında sağlam kanaatler edindim ve ertesi yılın Ocak ayına kadar bunu bir sır olarak sakladım. Dimitri Rebikoff bölgenin fotoğraflarını çekti ve bu fotoğraflardan oluşturduğu bir mozaikte bu yapının 240 m.lik düz bir hat halinde uzandığını belirledi. Bu noktadan sonra yapının bazı doğrusal düzenlemelerin yanısıra, güzel bir eğri çizdiğini keşfettik.Aynen bir dolmen gibi sütunlar üzerinde duran 6 m. uzunluğunda son derece iri taşlar vardı. Bunlar ve diğer bazı özellikler, bu yapının bir doğal fenomen olmadığnı açıkça belirlemektedir.

S- Yapıların yanısıra, insan elinden çıkmış başka herhangi bir obje bulabildiniz mi?

C- Henüz değil. Ne var ki, okyanus yatağındaki son derece geniş bir alanı kaplayan ve kentleri andıran, hayret verici bazı yerlere rastladık. Bunun arkasından, Bimini'nin doğusunda son derece önemli olan bir yer keşfettik. Orada bir tür set, yani 6 m.lik bloklardan oluşmuş büyük bir bent, eşmerkezli daireler ve işaretli blokların bulunduğu alanlar var. Bu yapının ne anlama geldiğini tam olarak bilemiyorum ama, burası gerçekte, bir sarnıca su doldurmak için kullanılmış olan kadim bir bent olabilir. Bu sarnıcın kalıntıları da büyük bir dikdörtgen biçiminde olmak üzere hala daha yerinde durmaktadır. Ayrıca Bahama'nın kıyı sularının her yanında 'hayalet desenlere' [deniz altında yer alan kalıntıların su üzerindeki ekolojik yansımalarına) rastlıyoruz.

Bunlar, doğal oluşumlar olarak açıklanamayan dikdörtgen ve diğer şekillerden meydana gelmektedir. Bunlara son yıllarda eklediğimiz bulgularla birlikte, bu türden en az 50 saha keşfetmiş bulunuyoruz. Bir keresinde Bogota'dan havalandıktan sonra, deniz altında yer alan muazzam yapılar gördük. Bunları tekrar keşfetmemiz gerekiyor ama, orada oldukları kesin. Dahası, bir yerde, kesinlikle ok biçiminde olan ve kuzeybatı yönünü işaret eden bir yapı var. Ayrıca, denizin karanlık dibinin aksine beyaz renkte gözüken bir bina da keşfettik.

S- Yazı türüne benzeyen herhangi bir şeye rastladınız mı?

C- Böyle bir keşifte bulunabilecek kadar uzun bir süre su altında kalmadık ama, bir çok sembolik çizime rastladık. New Providence açıklarında, bir yazının mevcudiyetini ima edebilecek olan bir dizi sembol gördük. Bunlar, birbiri arkasına dizilmiş olan, muazzam cesametteki elipsler, daireler, kareler ve son derece düzgün bir açıdan meydana geliyordu. Sanki, çok büyük mikyastaki bir yazının parçalarını oluşturuyorlardı.

Bimini bölgesinde dalışlar yapan ve fotoğraflar çeken diğer araştırmacılardan John Alexander da, Brad Steiger'e aynı konuda ilginç açıklamalar yapmıştı.

S- Ne zaman dalış yaptınız?

C- Haziran 1971 'de. Başkalarının keşif gezileri hakkında kitaplardan bilgi edinmek yerine, her şeyi gidip yerinde kendim denemek isterim. Ayrıca çok da okurum. Kanaatimce, burası [Bimini kalıntıları], tek başına, belirli derecede bir teknolojiye sahip olan bir afet öncesi uygarlığını ima etmektedir. Daldığınızda ve aniden bir dizi iri taş blokla karşılaştığınızda, okyanus yata­ğından çok farklı olan bir şeyi görmekte olduğunuza dair en küçük bir kuşkunuz kalmıyor. Pekala, diyelim ki, bu bloklardan bir kaç tanesi doğanın eseridir. Fakat, bu yapıda rastlanan ve geometrisi son derece düzgün olan açıların çokluğu, bunun doğanın bir oyunu olması ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.

Dolayısıyla da bu bloklar, okyanustaki iç streslerden ötürü oluşmuş olamazlar. Burada, taş bloklar; 1800 m. boyunca birbiri arkasına dizilmiştir. Eğer bu muntazam açıları stres oluşturmuş olsaydı, o zaman bloklar boyunca yarıklar meydana gelmiş olmalıydı. Bu bloklardan bazılarının cesametini, bir dalgıçla karşılaştırdığınız zaman idrak ediyorsunuz. Bazıları binlerce kilo ağırlığında olup, dev cesamette muntazam açılar oluşturmaktadırlar. 2, 2,5 m.lik kare blokların yanısıra, uzunlukları 4,5 m. ile 12 m. arasında değişen dev bloklar da mevcuttur ve hepsi de sanki örülmüş gibi durmaktadır.

S- Sizce burası çok daha büyük bir kentin sadece ufak bir bölümünü mü oluşturuyordu?

C- Evet. Gayet iyi bir dalgıç olduğum gibi, çok uzun mesafeler boyunca da yüzeblirim. Orada dalış yaptıktan sonra, gidebileceğim en son noktaya kadar yüzdüm. Görülecek o kadar çok şey vardı ki, hangisine bakacağımı şaşırmıştım. Dr. Valentine'e göre, burası, taa Yucatan'a kadar ve bir yandan da kuzeye doğru uzanan bir dizi yerden sadece birisidir.

S- Bu yerin kadim bir uygarlığın kalıntıları olduğu gerçeğine karşı bilim çevrelerince yöneltilen eleştiriler var mı?

C- Bu eleştiriler arasında en sık rastlananı, burasının muhtemelen kaplumbağa ağılları olarak inşa edilmiş olduğuna ilişkindir. Deniz kaplumbağaları bu bölgede oldukça değerli bir ticari meta'dır. Fakat, bu durumda, sırf kaplumbağaların sürüden ayrılmalarını önlemek için birilerinin tonlarca kayayı taşımış olmaları gerekir. Başlangıçta keşfedilen yerlerden bazıları gerçekten de kaplumbağa ağılları olabilir. Buraları, kolaylıkla taşınabilecek türden ufak bloklardan inşa edilmiştir. Fakat, bahsettiğimiz yer kıyıdan o kadar uzaktadır ki, kaplumbağa ağılı teorisi tümüyle çürümektedir. Ayrıca, fotoğraflarda da gördüğünüz gibi, bu yerler dev bloklardan yapılmıştır.

S- Bu taş blokların mahiyeti nedir?

C- Çeşitli yerlerde çeşitli türden taşlar var. Bazı sütunlar üzerinde tarihlendirme çalışmaları yapılmış ve bileşimleri analiz edilmiştir. "Gizli ve güvenilir bir kaynağa göre», analizin neticesi pembe mermer olmuştur. Bu tür mermer günümüzde sadece İtalya, Sicilya ve Girit'te çıkmaktadır. Bimini açıklarındaki bu yer, buralardan binlerce kilometre ötede olduğuna göre, geriye iki ihtimal kalmaktadır: 1) Bu materyali buraya taşımaya muktedir olan bir teknoloji mevcuttu; veya 2) O zamanlar su üzerinde yer alan bir başka ülkede bir başka pembe mermer yatağı vardı. Üçüncü bir teoriye göre de, 15. Yüzyılda gemiler safra olarak pembe mermer kullanıyorlardı ve gemiler battığında tahtalar çürüdü ve mermer safra ortaya çıktı. Peki, bu yapı 1800 m. uzunluğunda olduğuna göre, batan geminin bir uçak gemisi cesametinde olması gerekmez miydi?

S- Bimini açıklarındaki yapılar, sizce, kesinlikle Tufan öncesine ait bir uygarlığın kalıntıları mıdır?

C- Evet. Bu yapılar, Aztek veya Maya uygarlığından çok daha eski bir geçmişe dayanmaktadırlar. Bunların keşfedildiği alan, en azından 10.000 yıldır su altında bulunmaktadır.

S- Bu yapılara ilaveten, insan elinden çıkmış olan başka herhangi bir obje bulabildiniz mi?

C- Hayır. Bunun önemli olduğunu da sanmıyorum. "Peki, çanak çömlekler ile süs eşyaları nerede?» sorusuna sık sık muhatap oluyorum. 10.000 yıldır okyanus altında kalmış olan bir alandan bahsettiğimizi unutmamalıyız. 10.000 yıl süresince okyanusta bırakıp da kolayca teşhis edilebilecek bir halde tekrar su üstüne çıkarabileceğimiz pek fazla objenin bulunduğunu sanmıyorum. Ayrıca, radyokarbon tarihlendirme sistemimizde de bazı sorunlar vardır. Eğer bir kıtayı yok edebilecek kadar şiddetli bir afet meydana geldiyse, bu afet, radyokarbarı tarihlendirme sistemini değiştirecek kadar belirgin olan radyasyon varyasyonlarına yol açmış olabilir.

Araştırmalarım iki ayrı kısımdan oluşmaktadır. Birincisi, buradaki fotoğraflarda gördüğümüz gibi jeofizik mahiyette olup, elle tutulabilir türdendir. Araştırmalarımın öteki veçhesi ise, psişik mahiyettedir. Hipnozla ekminezi çalışmaları yaparım ve bu sayede Atlantis hakkında oldukça enformasyon edindim. Bu enformasyona göre, birbiri arkasına gelen ve çok farklı türden olan bir kaç uygarlık söz konusudur. Bir çok kimse Atlantis'i okyanusun suları altında kalan bir kayıp ada veya kent olarak düşünme eğilimindedir ama, ben ve arkadaşlarım, Atlantis'in muazzam bir kıta olduğu kanaatindeyiz. Atlantis'i [Girit'teki] Minos kültürüyle irtibatlandıran bir çok çalışmalar yapılmıştır.

Ancak, bu ilişki, tam olarak tatmin edici olmayıp, Atlantis sorununa sadece kısmı bir çözüm getiriyor olabilir. Atlantisliler'in kurduğu kolonilerle genişleyen bir uygarlık oluşturacak kadar ileri bir seviyede olduklarını sanıyoruz. Bu koleniler de muhakkak ki büyük afetten etkilenmişlerdi ama, ana kıtanın etkilendiği derecede değil. Orta Meksika ile Yucatan'daki bazı bulgular bu yerlerle Atlantis arasında irtibat olduğunu belirlemektedir. Dünyanın her yanındaki kültürler ile kültürel tasarımlar öylesine dünya çapında özellikler göstermektedir ki, Atlantis tesirinin son derece uzak yerlere kadar uzandığı kanısındayız.

S- Atlantisliler ne derece ileriydiler? Onların uygarlıklarının bizimkiyle aynı seviyede olduğunu söyleyebilir miyiz?

C- Ben de, Edgar Cayce'yle ve gerçekten de ileri seviyeden bir teknolojiye ulaşanların Atlantis'in ikinci uygarlığı olduğu söyleyen bazı duru görürlerle aynı fikirdeyim. Havadan ağır araçlarla uçabildikleri, kendi kendine yeten atmosferik şartların bulunduğu yeraltı alanlarına ve bizim kullandıklarımızın çok ötesindeki bir enerji kaynağına sahip oldukları muhakkaktı. Sanırım bizim uygarlığımız, temelde çok basit olan muazzam bir enerji kaynağını gözden kaçırmıştır. Bir çok kişi bu konuda hemfikirdir ve denildiğine göre, Atlantis ikinci kez, kaçak enerjiden ve içe dönük dehşetli bir patlamadan [implosion] ötürü batmıştır. Psişik bir celse sırasında aldığımız bilgi de bu yöndeydi. Bimini açıklarında fotoğrafını çektiğim alanın, muhtemelen, teknolojik olarak ötekilerden daha aşağı seviyede olan üçüncü safhada kalmış olduğuna inanıyoruz. Edgar Cayce, nihai batışın yaklaşık 10.000 yıl önce meydana geldiğini söylemişti. Psişik kanaldan tarih tespiti yapmak çok güç olmasına rağmen, benim aldığım bilgi de buna uygundu, yani 10.000 ila 12.000yıl kadar önce batmıştı.

Brush, Adams ve Prof. Valentine'in 1968 yılındaki çarpıcı keşiflerinden etkilenen sadece J. Alexander değildi. Deniz arkeoloğu Robert Marx, daha başka su altı yapıları bulabileceğini düşünerek Andros civarında araştırmalara girişmişti. Andros'un batı kıyıları çevresinde dalış yapan Marx, tam 12 adet batık taş yapı keşfetti! 1971 yılında Andros Adasına geri dönen Marx, bulduğu yapılardan biri üzerindeki çamur tabakasını 3 m. derinliğe kadar kazdığını ve buna rağmen taş duvarın tabanına erişemediğini açıklıyordu. En ilginci, insan elinden çıkmış bazı objeler bulmuştu: Bunların arasında, seramik bir insan yüzü, eğimli bir mermer parçası ve bir düzine kadar kırık çömlek parçası bulunuyordu.

Bahama Adaları açıklarında, dikdörtgen biçimindeki yapıların yanısıra dairevi ve diğer şekillerde kalıntılar da bulunmuştur. Prof. Valentine, Muse News adlı dergide yayımlanan bir yazısında, Andros Adaları'nın kuzey kıyılarına yakın bir yerde rastIadığı bir altıgen yapıdan bahsediyordu. Aynı dergide bu ilginç yapının bir fotoğrafı da çıkmıştı. Bob Brush da 1973 yılında Andros açıklarında dairevi yapılar keşfetmiş uçaktan fotoğrafını çekmişti. Dairevi yapıların bu fotoğrafa dayanan bir çizimi, ancak 1978 yılında New World Antiquity dergisinde yayımlanabildi.

Batık kalıntılar muammasının en heyecan verici veçhelerinden biri de kuşkusuz, Batıama Adaları ile civardaki bölgelerde batık 'piramitlerin' bulunması ihtimalidir. Charles Berlitz'in Mysteries From Forgotten Worlds adlı kitabında bir harita gemisi kaptanı tarafından 12 kulaç derinlikte tespit edilen bir 'basamaklı piramit'ten söz edilmektedir. Aynı kitapta, Büyük Bahama Sahanlığı üzerinde yer alan bir diğer batık piramitten de bahsedilir. Bu piramidin tepesi düz olup, 55 x 45 m. boyutlarındadır. 1977 yılında Kaptan Don Henry, deniz dibinin profilini çıkaran sonar cihazıyla, Florida'nın 65 km. kadar güneyinde ve 200 m. kadar derinlikte bulunan devasa bir batık piramidin gayet net bir görüntüsünü elde etmiştir. Bu dev yapının tabanı, 165 m.yi, yüksekliği de 136 m.yi bulmaktadır.

Atlantis ve Deniz Altındaki Gizemli Piramit

Dr. Ray Brown 1968 yılında keşif ekibiyle birlikte, batık ispanyol kalyonlarının hazine dolu yükünü aramak için Bahama Adaları civarındaki bir noktada dalış yapıyordu. Su yüzeyinde oldukça az olan görüş mesafesi dalıştan sonra da artmamıştı. Sanki, bir tür deniz hareketi sonucunda, su dibindeki birikintilerden oluşan bulutlar ortalığa yayılmıştı. Birden yukarıdan aşağıya doğru güneş ışınlarının süzüldüğünü farketti. Fakat bu huzmeler okyanusun yüzeyinden değil de, 22 kulaç derinlikte yer alan yaklaşık 28 m. yüksekliğindeki, Mısır stili  bir piramidin tepesinden neşroluyordu! Ekip üyeleri bu inanılmaz keşiflerini incelemek üzere piramidin yakınına yüzdüler.

Piramit, mermer benzeri bir taştan imal edilmişti ve en ilginci, batık objeleri kaplayan mercanlardan ve diğer deniz mahlukatından bu yapı üzerinde eser yoktu. Dr. Brown, 'mavimsi' renkteki tepe kısmının hemen ait seviyesinde yüzerek, piramidin çevresini 3 kez dolandı. Üçüncü yüzüşünde, yapının üzerinde bir giriş yeri gördü. Bu delikten içeriye girdiğinde mabede benzer bir odaya rastladı. Odanın duvarları eğim yaparak yükseliyor ve tavandaki bir zirve noktasında birleşiyorlardı .: Duvarları oluşturan taşların üzerinde Gamalı Haçlar vardı . İçerde, tahta benzeyen ve bir tanesi diğerlerinden daha yüksekte olan 7 tane iskemle vardı. Odanın duvarları boyunca oturma yerleri sıralanmıştı. Merkezdeki bir kaidenin üzerinde, bel hizasında yer alan 2 tane metalik kol yükseliyor, bilek nahiyesinde birbirine temas eden ellerin açık duran avuçlan içinde ufak, kristal görünümünde bir küre duruyordu. Tavandan metalik kollara doğru bir sütun uzanmaktaydı.

Gözetlendiği hissine kapıları Dr. Brown'ı bir korku kapladı. Piramidin çevresinde 2 kez yüzdüğü halde göremediği giriş yerinin tekrar kapanacağından emindi. Dışarıya çıkacağı anda, ani bir kararla, kristal küreyi yuvasından söküp aldı ve yüzerek odayı terketti. Piramidin dışında araştırmalarını sürdüren öteki dalgıçlar da, bu arada, garip görünüşte çeşitli objeler bulmuşlardı. Bunlardan bazıları 'elektrik cihazları'nı andırıyordu.

Piramidin bulunduğu bölgenin 'lanetlenmiş' olabileceğinden çekinen Dr. Brown, bir daha oraya gitmedi. Ne var' ki, ekibindeki dalgıçlardan üçü kendisiyle aynı fikirde değildiler ve aynı noktaya ikinci kez araştırmak üzere geri döndüler. Bu onların son macerası  olmuştu: Başıboş bir şekilde sürüklenen motorları bulunduktan sonra bu dalgıçlardan hiç bir haber alınamadı! Dr. Brown bu olayı ancak Mart 1975'te açıkladı ve kristal küreyi The New Atlantean Journal dergisinin editörlerine gösterdi. Kristal küre göz seviyesinde tutulduğunda, kürenin içinde, bazen bir dördüncüsü de olmak üzere 3 tane piramid imajı görülüyordu. Belirli aralıklarla ve farklı mesafelerde sıralanmış olan bu piramitler, belki de Mısır'daki Gize Piramitleri'nin birbirleriyle açı yapan dizilişini minyatür bir şekilde canlandırmaktaydılar. Daha da ilginci, metali iten bu kürenin 'karşıt çekim' özelliklerine sahip olması söz konusuydu.

Atlantis ve Keşif Heyetlerinin Bulguları

Ağustos 1969'da bir Amerikan-ispanyol ortak keşif heyeti, İspanya'nın kuzey sahillerinde yer alan Santander kentinin 18 km. kadar açığında, Biskay Körfezi yakınındaki bir mağarada, herhangi bir çürümeye maruz kalmadan korunmuş olan 30.000 yıllık iki erkek cesedi bulmuştu. Bu, «Avrupa'da bir benzeri deha olmayan bir kesit" olarak nitelendirildi. 5 Hollandalı uzman, Kuzey Hollanda'daki Groningen Üniversitesi'nde cesetleri inceledikten sona, ince nesiçli kilin derine nüfuz etmesi sayesinde gayet iyi korunmuş olan bu bedenlerin, hemen hemen tamamiyle, günümüzdeki beşer bedeninin aynısı olduğunu gördüler.

Temmuz 1973'te, Bn. Maxine Asher'in başkanlığındaki araIarında ünlü araştırmacı Dr. Egerton Sykes'ın da bulunduğu bir bilim ekibi, İspanya'nın güneybatısındaki Cadiz Körfezi'nin deniz yatağıda devasa taş bloklar, yollar, duvarlar ile bazılarında eş merkezli sarmal motifler bulunan iri kolonlardan oluşan batık bir kent keşfetmişti.

"Moskova (UPI)- Bir Sovyet bilim adamı, Cebelitarığın batısında yakın zamanlarda araştırmalar yapan bir keşif heyetinin, tam Grek filozofu Eflatun'un belirttiği yerde kayıp Atlantis kıtası­nı bulmuş olabileceğini açıklamaktadır. Sovyet Oşınoloji Enstitüsü'nün Başkanı olan Prof. A.A. Aksyenav, Işık adındaki Sovyet dergisine yaptığı açıklamada, keşif heyetinin, Okyanus yüzeyinin 90 ila 180 m. altında kalıntılara ve düz tepeli bir grup dağa rastladığını söylemiştir. At nalı şeklindeki bu batık alan, Cebelitarık Boğazı'nın açıklarında, Eflatun'un kayıp kıtanın yeri olarak işaret ettiği bölgede yer almaktadır. Prof. Aksyenov'a göre, Kurchatov araştırma gemisinden çekilen 8 sualtı fotoğrafı, deniz altındaki düz tepeli dağlardan biri olan Ampere Dağı'nın üzerindeki kalıntılar üzerinde odaklanmıştı: "Bu fotoğraflarda, oldukça net bir şekilde, tuğla veya taş duvarlar ve geniş basamaklar görülmektedir.» (Kanada'da yayımlanan The Toronto Sun gazetisinden, 3.4.1979)


Atlantis ve Ruhsal Kaynaklar

Atlantis ve Okült Kayıtlar








Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:

Bugün 1 ziyaretçi (18 klik) bizden bişey öğrendi :)
BU ALANA BANNER REKLAM VERMEK İÇİN İLETİŞİME GEÇİN.
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=