arama

Sitemize hoşgeldiniz

gizemli bilge

kayip kita atlantis 3

Atlantis ve Okült Kayıtlar
Bilim Araştırma Grubu

Atlantisliler'in bilgisi bir başka Galaksi'den gelmiş ve Atlantis'in ilk Yöneticileri olan Varlıklar'ca getirilmiştir. O Uzaylılar'ın bazıları kendi Mekanları'na dönmüşler ve diğerleri ise, bir Misyon'u gerçekleştirmek üzere Yeryüzü'nde kalmışlardı. Tüm dünya uygarlıkları bu ikinci gruptan gelmiştir.

Okült Kaynaklar

Mme. Blavatsky'den: Atlantis ve Tarihçesi

Theopompus, Meropis adlı eserinde, Frigya ve Anadolu rahiplerini, aynen, Atlantis'in tarihini ve kaderini Solon'a açıklayan Sais rahipleri gibi konuşturur. Theopompus'a göre, Atlantis, belirsiz cesametteki ve iki ırkın iskan ettiği iki ülkeyi ihtiva eden kendine özgü bir kıtaydı. Biri savaşçı, dövüşken, diğeri ise dindar, tefekkür ehli olan bu iki ırkı, Theopompus, Lemurya-Atlantis'in Kuzey ve Güney Bölümleri'ne tekabül eden 'iki kent' ile sembolize ediyordu. Dindar 'kent' sürekli olarak tanrılar tarafından ziyaret ediliyordu; kavgacı 'kent' ise, demirle yaralanmayan, sadece taş ve tahta ile ölümcül bir şekilde yaralanabilen çeşitli varlıklarla meskundu. Bu, okült bir açıklama olup, mıknatıslı unsurlarca çekilen demiri iten bazı unsurların, okült bir işlem sonucunda, demir tarafından nüfuz edilemez bir hale getirilmesine değinmektedir.

Görüldüğü üzre, dünyanın her yanındaki rahipler Atlantis'le ilgili bu bilgileri tek ve aynı kaynaktan, yaklaşık 850.000 yıl önce yok olan üçüncü büyük kıtaya ilişkin dünya çapındaki tradisyondan almışlardır. Bu kıtada iki farklı ırkyaşıyordu. Tefekkür (yoga) ehli olanlar ilk Aryenler'di .[5 inci Körk Irk'tı]: kontrol altına alamadıkları ihtirasları yüzünden hızla dejenere olan savaşçı büyücüler ırkı ise, Dördüncü Kök Irk'ın ekseriyetiydi. Bu iki ırk, fiziki ve özellikle de ahlaki bakımdan birbirlerinden farklıydılar.

Her ikisi de ilksel bilgeliğe ve doğanın sırlarına derin bir şekilde vakıftılar. İkili evrimlerinin gelişmesi ve gidişatı sırasında, mücadelelerinde karşılıklı olarak birbirlerinin hasmı haline gelmişlerdi. Çinliler'in dahi bu konuyu işleyen öğretileri vardır: Bir zamanlar Güneş'in ötesinde yer alan kutsal bir adadan ve bunun da ötesinde ölümsüz beşerlerin ülkelerinin bulunduğundan bahsederler. Ve bu ölümsüz beşerlerin, kutsal ada günahla kararıp yok olduğunda, hayatta kalan bir bölümünün, Gobi'deki büyük çöle sığındıklarına ve kendilerine yaklaşmaya kalkışanlardan Ruh ordularınca korunarak, görünmez bir halde hala daha orada yaşadıklarına inanırlar.

Grek filozofu Proclus, Atlantis hakkında aynen şunları yazmıştır: "Ünlü Atlantis artık mevcut değildir ama, bir zamanlar var olduğu hakkında herhangi bir kuşkumuz olamaz. Çünkü, Habeşistan tarihini yazan Marcellus, bir zamanlar böyle büyük bir adanın mevcut olduğunu ve okyanusla ilgili tarihleri derleyenlerin bunu onayladıklarını söylemektedir. Bu tarihçiler, o zamanlar Atlantik Okyanusu'nda, Proserpine [Persefone] için kutsal olan 7 Ada'nın bulunduğunu ve bunların yanısıra, Plüto ... Jüpiter .. ve Neptün için kutsal olan üç muazzam adanın yer aldığını anlatırlar. Ve ayrıca, son adanın [Poseidonis'in] sakinleri, atalarının kendilerine anlattığı şekliyle, Atlantik Adası'nın muaz­zam cesametini ve onun bir çok dönemler boyunca Atlantik Ok­yanusundaki tüm adaları yönetişinin hatırasını korumuşlardı .. »

Homeros da, Odyssey'de, Atlaslandan ve adalarından bahseder ki, bunlar Atlantisliler'den başkası değildir. Mitoloji'de­ki Atlaslar [Atlantes] ve Dişi Atlaslar [Atiantides], tarihin AtlantisIilerinden kaynaklanır. Hem Sanchoniathon, hem de Diodorus, anlattıkları öyküler mitolojik unsurlarla ne kadar karışmış olsa da, bu erkek ve dişi kahramanların tarihlerini eserlerinde korumuşlardır.

Herodot, gene, Batı Afrika'da yaşayan ve adlarını Atlas Da­ğına veren bir halk olan Atlaslarıdan söz eder. Vejeteryan olan, yani et yemeyen bu insanların «uykuları hiç bir vakit rüyalarla tedirgin edilmezdi» ve dahası, «Güneş'in aşırı sıcaklığı kendilerini kavurduğu ve ızdırap verdiği için, her gün doğuşu ve batışı sırasında Güneş'e beddua ederlerdi.» Bu açıklamalar, fizyolojik bir rahatsızlıkla değil de, ahlaki ve psişik gerçeklerle ilgiliydi. Bunun çözümü, Grek Mitolojisindeki Atlas öyküsünde aranmalıdır.Eğer Atlantislilerin uykuları hiç bir zaman rüyalarla tedirgin edilmiyor idiyse, böyle bir açıklamayı içeren tradisyon ilk Atlantisliler ile ilgili olmalıdır. Çünkü, ilk Atlantislilerin, fizyolojik anlamda yeterince pekişmemiş olan fizik yapısı ile beyni, sinir sistemi merkezlerinin uyku sırasında faaliyette bulunmalarına izin vermiyordu. Öteki ifadeye gelince, her gün 'Güneş'e beddua etmeleri'nin sıcakla ilgisi olmayıp, Dördüncü Irk'la birlikte gelişen ahlaki dejenerasyondan ötürüydü. Nitekim, "Dzyan Kıtaları'nın Kadim Yorumu"nda da belirtildiği üzre, «Atlantislilerin altıncı ali ırkı, Güneş'e karşı dahi majik büyüler kullanıyorlardı» - bunda yetersiz kalınca da Güneş'e beddua ediyorlardı. Son dönemin Atlantislileri, majik kudretleri, kötülükleri, ihtirasları ve tanrılara karşı koymaları ile tanınmışlardı. Dolayısıyla, incil'de Tufan öncesi devleri ile Babil Kulesi hakkındaki öyküler biçimine bürünen bu konudaki tradisyonların aynısına "Hz. İdris'in kitabı"nda da rastlamaktayız.

Grek tarihçisi Diodorus da, Atlantislilerin ,tüm tanrıların doğmuş olduğu kara parçasına sahip olmalarından ve ayrıca Uranüs'ün hem onların ilk kralı, hem de kendilerine Astronomiyi öğreten ilk şahıs olmasından ötürü öğündüklerini kaydetmiştir. Atlas efsanesine gelince, bu, kolayca anlaşılan bir alegoridir: Atlas, tek bir sembol halinde birleştirilmiş ve kişileştirilmiş olan Lemurya ve Atlantis kıtalarından başka bir şey değildir. Klasik şairler, Atlas'a, aynen Poseidon'un ayıbalığı sürülerine çobanlık yapan Proteus gibi, üstün bir bilgelik ve dünya çapında bir bilgi atfederler ve özellikle de, okyanusun derinliklerine bütün girdisi çıktısına aşina olduğunu belirtirler: Çünkü, her iki kıtada da, İlahi Üstadlar'ın eğittikleri ırklar yaşamış ve her ikisi de denizlerin dibine, bir daha suların üzerinde belirene kadar uyuyacakları yere aktarılmıştı. Atlas, bir okyanus perisinin oğlu olup, kendi kızı da Calypso, yani 'suların dibi'dir: Atlantis, okyanusun sularına gömülmüş olup, Atlantis'in evlatları, şimdi okyanus yatağında 'ebedi' uykularını uyumaktadırlar.

Ayrca, Calypso'nun adası olan Ogygia adası için, tüm kadim Grek tradisyonları, Yunanistan'dan çok uzakta, okyanusun tam ortasında olduğunu söylerler ve böylece de bu adayı Atlantis'le özdeşleştirirler. Atlas, Odyssey'de, gökleri yerden ayıran devasa sütunların bekçisi ve destekleyicisi olarak geçer; onların 'taşıyıcısı'dır. Çünkü, Atlas, yeni kıtalar ile onların ufuklarını 'omuzlarında' taşıyan Atlantis'tir. Ayakları yere basarken omuzlarıyla semayı taşıyan bu dev, ay­nı zamanda, Lemurya ve Atlantis kıtalarının devasa doruklarını temsil eder. Kadim kıtalarda, vadilerden ziyade dağlar bulunurdu. iki batık kıtanın günümüzde cüceleşen iki kalıntısı olan Atlas Dağları ile Kanarya Adalarından Tenerife'nin volkanik dağı, Lemurya döneminde üç kez, Atlantis çağında ise iki kez daha yüksektiler. Nitekim, Herodot'a göre, Libyalılar Atlaslar'a 'Göğün Sütunu' adını vermişlerdi. Atlas, Afrika kıtasının henüz denizden yükselmemiş olduğu Lemurya zamanında, bir adanın ulaşılamayan zirvesini oluşturuyordu. Atlas Dağları, Lemurya'dan Batı Dünyasına kalan tek bağımsız kalıntıdır; çünkü Avustralya artık Doğu kıtasının bir parçasını oluşturmaktadır.

Grek alegorileri Atlas'ın (veya Atlantis'in) 7 kız çocuğundan bahsederler. Bunlar, etnolojik olarak, 4 üncü Kök Irk'ın 7 Alt Irkı'nı temsil ederler: Hepsi de tanrılarla evlenmişler ve bir çok uluslarla kentlerin kurucuları olan ünlü kahramanları doğurmuşlardır. Astronomik açıdan ise, bu dişi Atlaslar, Ülker Takım yıldızı'nın, yani Pleidlar'ın 7 Yıldızı haline gelmiştir. Okült bilime göre, hem Atlantis'in alt ırkları hem de Pleidlar, ulusların kaderleriyle ilgilidirler. Çünkü, bu kaderler, Karmik Yasa'ya göre, ulusların hayatlarındaki geçmiş olaylarca biçimlendirilmektedir. Atlas'ın torunu, yani Pleidlar'dan veya dişi Atlaslar'dan birinin kızı olan Niobe de Atlantis'in son nesillerini temsil eder.

Bütün bu gerçekler, Kadim Mısır rahiplerince ve Eflatun'un kendisi tarafından biliniyordu. Hakikatin olduğu gibi anlatılmasını, sadece, Neo Planotizm misterlerinde dahi geçerli olan ketumiyet yemini önlemiştir. Eğer çeşitli dönemlerde bir çok kitaplar da yakılmamış olsaydı, dünya bu gün Atlantis hakkında çok da­ha fazla bilgi sahibi olabilirdi. Halbuki alşimi, Dördüncü Irk sırasında Atlantis'te doğmuştu. Kadim Mısır'da ise, sadece, alşimi'nin rönesans dönemi yaşanmıştı. Doğrudan Tanrılar ile İlahi Krallar'ın neslinden gelen son beşeri ırk olduğu düşünülen Atlantis sakinlerinin beşer üstü güçlerinden ötürü, batık Atlantis adalarına ilişkin bilgiler öylesine bir gizlilik perdesi altında korunuyordu ki, Atlantis'in yerini ve mevcudiyetini ifşa etmenin cezası ölümdü. Afrika'nın batı kıyılarını çevreleyen denizlerde dolaşan Fenikeliler, bunu öylesine gizemli bir tarzda yapıyorlardı ki, çoğu kez, meraklı yabancılar izlerini bulmasın diye kendi gemilerini batırıyorlardı.

Diodorus'a göre, Atlantisliler, Uranüs'ün ilk kralları olduğunu ileri sürmüşler ve Eflatun da Atlantis öyküsü ne Uranüs'ten torunu olan Neptün'ün büyük kıtayı bölmesiyle başlamıştır. Nasibine o kıta düşen Neptün, ufak bir ada üzerinde, sadece, kilden yapılmış iki fert, biri erkek biri dişi olan iki beşer bulur. Bunlar, kökenleri Üçüncü Kök Irk'ın son alt ırklarıyla birlikte başlayan ilk fiziki beşerlerdir. Neptün bu çiftin kızı olan Clito ile evlenir ve büyük oğlu Atlas'ın payına, kendi adıyla anılan dağ ile kıta düşer. Eflatun'un Diodorus'un ifadesini düzelttiği şekliyle, Uranos veya bu göksel grubu temsil eden Hiyerarşi, aslında, ikinci Irka ve onların yaşadığı Kıta'ya hükmediyordu.

Kronos ya da Satürn, Lemuryalıları yönetmişti. Jupiter, Neptün ya da Poseidon ve Grek Mitolojisinin diğer tanrıları da, Dördüncü Irk zamanında tüm dünyayı temsil eden Atlantis'e ilişkin alegoride savaşmışlardı. Poseidonis veya Atlantis'in son adası, gizli kitapların mistik lisanına göre idaspati'nin veya Vishnu'nun 'üçüncü adımı'nı oluştu­rur. Hint Mitolojisindeki Idaspati ya da Vishnu ile özdeş olan Neptün veya Poseidon da, tüm ufku 'üç adım'da aşarken gösterilir. Idaspati, ayrıca, 'suların üstadı' anlamına da gelir. Poseidon da denizlerin yöneticisi olup, denizlerin üstünde yaşayan, devlerden oluşan ve Titanlar ile 'tek gözlü' Kikloplar'ın babası olan Dördüncü Kök Irk'ın esprisi ni sembolize eder. Dördüncü Irk'a Zeus hükmeder ama, bu ırkı yöneten de Poseidon'dur. Neptün, Atlantis ırkının o muazzam kuvvetidir.

Hint Mitolojisi'nde geçen Beyaz Ada ve Atala, efsane değildir. Atala, 5 inci Irk'ın öncülerince aşağılayıcı bir şekilde, sadece Eflatun'un bahsettiği adaya değil de genel olarak Atlantis'e verilen addı. Beyaz Ada ise, (a) Teogoni'de bahsedilen Svetadwipa ve ayrıca (b) Saka-dwipa veya Atlantis'in başlangıç dönemindeki ilk kısımlarıdır. Bu, «tüm günahı yıkayıp götüren yedi kutsal nehir» ile «erdemin ihmal edilmesini, erdemden sapmanın, çekişmenin söz konusu olmadığı yedi bölge"nin henüz Atlantis'te mevcut olduğu dönemdi. Çünkü o zamanlar At­lantis'te Magalar kast i ikamet ediyordu. Brahminler'in kendi kastlarından daha aşağı seviyede olmadığını kabul ettikleri Magalar, ilk Zerdüşt'ü yetiştiren kasttı. Bhavishya Purana'da anlatıldığı üzre, Krishna'nın oğlu olduğu söylenen Samba'ya, inşa ettiği ve Güneş'e adadığı mabette Güneş Rahipleri olarak din! ayinleri yürütmeleri için Magalar'ı davet etmesi bildirilir. Surya, yani Güneş'in kendisi, Samba'yı, tuzlu suların ötesinde yer alan Sakadwipa'ya yöneltir. Bu yolculuğu, Vishnu'nun ve Krishna'nın Büyük Kuşu olan Garuda'yla yapan Samba, Magalar'ın arasına iner. Işte bu Magalar, Kalde'nin Majları olup, Majlar'ın kastları ve ibadet tarzları başlangıçtaki Atlantis'te, yani Günahsız sıfatıyla anılan Sakadwipa'da doğmuştu. Tüm Doğu bilimciler, Saka-dwi­pa'nın Magaları'nın, ateşe tapan Parsiler'in ataları olduğunda hem fikirdirler.

Dördüncü Irk'ın öncüleri, ne Atlantisliler'di, ne de daha sonra yerlerini alacak olan beşeri Asurarlar ile Rakshasalar'dı. O günlerde, gelecekteki Atlantis kıtasının büyük kısımları daha henüz Okyanus yatağının bir parçasını teşkil ediyordu. Üçüncü Irk'ın kıtası olan Lemurya ise, o dönemde devasa bir kara parçası halinde, günümüzde Tibet, Moğolistan ve Schamo Çölü'nün (Gobi'nin) yer aldığı bölgeyi kaplayan iç denizden kendisini ayıran Himalayalar'ın eteklerinden başlayarak güneyde Antartiğe kadar, batıda ise Avustralya'yı da içine alarak Pasifik Okyanusu'nda taa Paskalya Adaları'na kadar uzanıyordu. Dördüncü ırkı oluşturan Atlantisliler, Lemurya'nın kalıntıları olan adalara yerleştiler ve bunları da kendi kara parçalarının ve kıtalarının arasına katıldı. Paskalya Adası da bu şekilde bazı Atlantisliler'ce ele geçirilmişti. Kendi ülkelerini yok eden afetten kaçan bu Atlantisliler, Lemurya'nın kalıntısı olan yerlerde yerleşmişler, ancak oralan da bir gün içinde volkanik ateş ve lavlarla yok edildiğinde bu kez kaçamamışlardı.

Paskalya Adası, 3 üncü Irk'ın ilk uygarlığına aittir. Diğer kara parçalarıyla birlikte sulara gömülmüş olan bu yer, volkanik bir faaliyet sonucunda okyanus yatağının aniden yükselmesi sonucunda, volkanı ve heykelleriyle birlikte, kadim çağların el değmemiş küçük bir kalıntısı halinde, Lemurya'nın mevcudiyetinin bir tanığı olarak suların üstüne çıkmıştı.

Denildiği üzre, Avustralya yerlilerinden bazıları, Üçüncü Irk'ın neslinden gelenlerin son bakiyeleridir. Bir Ustad'a göre, «Bir zamanların o büyük ulusunun (Üçüncü Irk’In Lemuryası'nın) kalıntılarını, Avustralya’daki bazı yassı başlı yerlilerde görebiliriz.» Fakat bu yerliler, Üçüncü Irk'ın 7 nci Alt ırkı'nın bakiyeleridir.

İşte, dünyanın en eski halkları dediğimiz, şimdiki adlarıyla, bir yandan Aryen Hindular, Mısırlılar ve Kadim İranlılar ile öte yandan Kaldeliler ile Fenikeliler'in Ataları'nın ilk kez ortaya çıkış­ları, bu döneme rastlar. Bunlar, İlahi Sülaleler'ce, yani o zamanki şekliyle fizik beşer görünümünde olan, fakat aslında Yüksek ve Göksel Siferler'den gelen Varlıklar'dan oluşan Krallar ve Yöneticiler'ce yönetiliyorlardı.

Üçüncü Irk'ın (Lemuryalılar'ın) başından geçen Büyük Tufan'dan sonra "Beşerlerin boyları hatırı sayılır derecede kısaldı ve ömürleri azaldı. Dindarlık açısından gerilemiş olarak, hayvan ırklarıyla karıştılar ve devlerle ve Pigmiler'le (Kutuplar'deki cüce ırklarla) aralarında evlilik yaptılar .. Bir çokları İlahi Bilgi edinirken, daha fazla sayıda olanları da Yasa Dışı Bilgi edindi Ve kendi arzularıyla Sol Yol'u izlediler." (Dzyan Kitabı'nın Orijinal Yorumları, XXXIII). Atlantisliler, böylece, kendi yıkımlarını hazırlamışlardı. Bu 'dördüncü' yıkımın kaç jeolojik dönemi kapsadığını kim bilebilir ki.

Dikkate alınması gereken bir husus da, 3 üncü Kök Irk'ın beşiğini oluşturan Lemurya'nın, sadece Pasifik ve Hint Okyanusları'ndaki devasa bir alanı kaplamakla kalmayıp, bir at nalı şeklinde, Madagaskar ve o dönemde oluşum halindeki bir kara parçasından ibaret olan Güney Afrika üzerinden geçerek, Atlantik Okyanusu boyunca Norveç'e kadar uzanıyor olmasıydı. Nitekim, Atlantik Havzası'nda yer alan Atlantik Sırtı, Britanya adaları yakınındaki bir noktadan başlayarak önce Güney Amerika'ya doğru bir eğri çizer, sonra hemen hemen 90 derecelik bir dönüş yaparak güneydoğu yönünde Afrika kıyılarına doğru uzanır ve buradan da güneye doğru ilerler. Atlantis kıtasının kalıntısı olan bu Sırt'ın bundan sonra izlediği yol [Tristan da Cunha Adaları'ndan sonra Güney Afrika ile Antartika arasında yaptığı U dönüşü] incelendiği takdirde. Hint Okyanusu'nda eskiden yer alan bir kıta ile arasındaki at nalı biçiminde bir deniz altı bağlan­tısının mevcudiyeti gözler önüne serilecektir.

İşte, Lemurya'nın bu Atlantik bölümü, genel olarak Atlantis adıyla bilinen kıtanın jeolojik temelini oluşturmuştur. Aslında, Atlantis kıtası, 4 üncü Kök Irk'ın özel ihtiyaçlarını karşılamak üzere suların üzerine çıkartılan yeni bir kara kütlesinden ziyade, Lemurya'nın Atlantik'teki uzantısının bir gelişimi olarak mütalaa edilmelidir. lrkların evriminde olduğu gibi, kıta kütlelerinin yer değiştirmeleri ve tekrar değişime uğramaları olgusunda da yeni bir düzenin sona erdiği ve bir başkasının başladığı zamanı kesin çizgilerle belirlemek imkansızdır. Doğal süreçlerdeki süreklilik, hiç bir vakit kesintiye uğramaz. Böylece, Dördüncü ırkı oluşturan Atlantisliler, Kuzey Lemurya'nın Uçüncü Irk Beşerleri'nden meydana gelen bir çekirdekten ortaya çıkmışlar ve aşağı yukarı, şimdi Atlantik Okyanusu'nun ortası olan yerde bulunan bir kara kütlesinde odaklanmışlardı. Atlantislilerin kıtası, zamanla denizin üzerine çıkmış olan bir çok adalar ile yarımadaların birleşmesi sonucunda oluşmuş ve en sonunda da, Atlantisliler olarak bilinen o büyük Irk'ın gerçek yurdu haline gelmişti.

Bu safhadan sonra, bir Üstad'ın da belirttiği gibi, «Avrupa'yı Amerika'yla nasıl karıştırmıyorsak, Lemurya da artık Atlantis Kıtası'yla karıştırılmamalıdır.»

Gelecekte, yüzyıllar ve yüzyıllar önce yaşamış olan Tufan ­öncesi ulusların, Jeoloji, Etnoloji ve Tarih de dahil olmak üzere Bilimler'le ilgilendiklerini söyleyen Asyalı filozofların bu iddialarını doğrulayacak olan keşifler yapılacaktır. Geleceğin bulguları, H.A. Taine ve Renan gibi ince zekalı şahısların şimdiki gözlemlerinin doğruluğunu onaylayacaktır. H.A. Taine, Mısırlılar, Hindistan'daki Aryenler, Kaldeliler, Çinliler ve Asurlular gibi kadim ulusların kurdukları uygarlıkların, daha önceki uygarlıkların bir sonucu olduğunu göstermektedir. Renan ise şöyle demektedir: «Mısır, sanki bu ülke gençlik dönemini hiç yaşamamış gibi, daha başlangıçta olgun, yaşlı ve mitolojik ve kahramanlık çağlarından tamamen yoksun gibi görünmektedir. Mısır uygarlığının bebeklik çağı ve sanatının da kadim dönemi yoktur. Mısli uygarlığı daha o zamandan olgundu.»

Bu sözlere ilaveten, Prof. R. Üwen, "Mısır'ın Menes'in zamanından önce uygar VE yönetilen bir topluluk olduğuna dair kayıtlar mevcuttur,» ve Winchell de, «Menes'in döneminde Mısır/ılar, daha o zamandan uygar ve nüfusu kebetık o/an bir halktı. Manetho'nun bize anlattığına göre, birinci kral Menes'in oğlu Athotis, Memphis saraynı inşa etmişti, aynı zamanda bir doktordu ve arkasında anatomi kitapları bırakmıştı» demektedir.

Herodot da, Euterpe adlı eserinde, Mısır rahiplerinin yazılı tarihinin kendi zamanından 12.000 yıl öncesine kadar gittiğini belirtir. Fakat, 12.000 ya da 120.000 yıl, Lemurya çağından bu yana geçen milyonlarca yılla kıyaslandığında bir hiç derecesinde kalır. Ancak, son derece kadim olmasına rağmen, Lemurya uygarlığının da tanıkları vardır. Lemuryalılar'ın gelişme ve büyümelerine, sosyal ve hatta politik hayatlarına ilişkin komple kayıtlar, gizli tarihçelerde ko­runmuş bulunmaktadır. Ne yazık ki, bu tarihçeleri okuyabilenle­rin sayısı pek azdır; ve okuyabilenler de, onların sembolizmini açacak olan 7 anahtarın hepsine sahip olmadıkça, tarihçelerin lisanını anlayamayacaklardır.

Çünkü, Okült Doktrin'in anlaşılması, gizli kayıtların egzoterik metinlere 7 farklı şekilde uygulanmasıyla ifade olunan 7 bilimin anlaşılmasına bağlıdır .

Daha önce de belirtildiği üzre, beşeriyetin boyu giderek kısaldı. Çünkü, Dördüncü ve Atlantisli Irk'ın ortaya çıkışından önce dahi, beşeriyetin çoğunluğu kötülüğe ve günaha saplanmıştı. Sadece, "İradenin ve Yoganın Oğulları"nın izleyicileri ve müritleri olan Seçilmişler hiyerarşisi bunun dışında kalmıştı. Bundan sonra Atlantisliler geldi. Atlantisliler, evrim yasasına uygun olarak, dördüncü alt ırklarının ortalarına doğru fizik güzellikleri ile güçlerinin doruğuna varan devlerdi. Dzyan Kıtaları, «Onlar (Atlantisliler) , bedenlerinin cesametinde olan, dokuz 'Yeti (yaklaşık 8 m.) yüksekliğinde devasa heykeller inşa ettiler» der. Bilimsel nitelikteki bir eserde dokuz 'yati' veya yaklaşık 8 m. boyundaki bir ırktan söz etmek, pek alışılmamış bir durumdur. Yazara, «Kanıtların nerede?» diye soracaklardır.

Buna cevaben, «Tarihe ve tradisyonlara bakınız,» demek gerekir. Dünyanın her yanında, eskiden var olan bir devler ırkına ilişkin yazılı ve sözlü tradisyonlar mevcuttur: Hindistan'da Danavalar ve Daityalar; Seylan'da Rakshasalar; Grek Dünyası'nda Titanlar; Mısır'da devasa Kahramanlar, Kalde'de, izbudarlar, ki Nimrod bunlardan biriydi ve Yahudiler'in Moab ülkesinde Emimler, ayrıca ünlü devler Anakim vardı. Hz. Musa, 4,60 m. yüksekliğinde ve 1,20 m. genişliğinde bir kral olan Og'dan bahseder (Tevrat, Tesniye - 3/11); Goliath da 3,20 m. boyundaydı. Kutsal Yazılar'daki devIere ait kayıtlar ile Herodot'un, Diodorus'un, Siculus, Homeros, Pliny, Plutarch ve Philostratus'un bize sağladıkları kanıtlar arasındaki tek fark şudur: Bu yazarlar, sadece, çağlar önce ölmüş olan devlerin bazılarının da bizzat görmüş oldukları iskeletlerinden söz ederken, Eski Ahit, Hz. Musa'nın, Yoşua ile Davud'un zamanında bazı ülkelerin, Yahudilerin yanlarında çekirge gibi kaldığı devlerle meskun olduğunu ileri sürmektedir.

Batık kıtalar ile onları iskan etmiş oları devasa beşerlerin hala daha ayakta duran bir kaç tanığı mevcuttur. Arkeoloji bunlardan bazılarına sahip çıkmakta, ancak, "Bunlar ne olabilir ki?' diye hayretle düşünmekten öteye, bu gizemi çözmek için her hangi bir ciddi girişimde bulunmamaktadır. Batık bir kıtanın bir parçası olduğu gerçeği jeoloji tarafından kabul edilen Paskalya Adası'ndaki dev heykellerden çoğunun 6 ile 9 m. arasındaki bir yüksekliğe erişmeleri dikkat edilmesi gereken bir husustur. Kaptan çok, bu adayı keşfettiği zaman, yerde yatan bazı heykelleri ölçtürmüş, boylarının 8 m., omuz genişliklerinin ise 2,50 m. civarında olduğunu görmüştü.

Robet Brown, imalı bir şekilde, «Bu heykellerden herhangi birinin, çevresinde iskele kurmak suretiyle, kısım kısım inşa edildiğini gösteren hiç bir işaret yoktur," demektedir. Ancak, heykellerle aynı cesamette olan devler tarafından yapılmadığı takdirde, bunların başka türlü nasıl inşa edilmiş olabileceklerini açıklamamaktadır.

Peki, Paskalya Adası'nın heykellerinin yanısıra, Afganistan'da Hindukuş Dağları'nın eteklerinde, Kabil ile Balktu arasında yer alan Bamyan kenti yakınındaki devasa heykeller acaba hangi çağa aittirler? Bir zamanlar Bamyan, kadim Djooljool kentinin bir parçasını oluştururdu. Tüm Bamyan vadisi devasa kayalıklarla kuşatılmıştır. Bu kayalıklar, kısmen doğal olarak, kısmen de insan eliyle açılmış olan mağaralar ve odalarla delik deşik bir haldedir. işte, bunların bazılarının girişlerinde beş tane muazzam heykel yer almaktadır.

Bu heykellerin en büyüğü 53 m.yi bulur. Yani, 34 m.lik Hürriyet Heykeli'nden çok daha yüksektir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş olan ikinci heykel de 38 m. boyundadır. Üçüncü heykel ise sadece 18 m.ye ulaşmaktadır. Son iki heykel daha da kısa boylu olup, en sonuncusu şimdiki beşeri ırkın yüksek boylu insanından sadece biraz daha iriceydi. Toga türünden bir elbiseye bürünmüş olan birinci heykelin görünüşe göre Buddha'yı temsil et­tiği sanılmaktadır ama, işin aslı böye değildir. 7. Yüzyılda Bamyan'a gitmiş olan ünlü Çinli gezgin Hiouen-Thsang, bu dev heykelden bahsederken, heykelin üzerini kaplayan parlak altın süsleme insanı gözlerini kamaştırıyor» der. Talbot da, alçıdan yapılmış ve taş heykelin üzerine biçimlendirilmiş olan elbisenin, kayaya oyulmuş olan orijinal heykelden çok daha sonraki bir çağa ait olduğunu tespit etmiştir. Bu durumda, acaba bu heykel kimi temsil ediyordu?

Bamyan'ı ziyaret etmiş olan Cizvit papazları, bu heykellerin modern Miaotse'yi temsil ettiklerini, yani bir zamanlar 'yeryüzünü karıştıran' Miaotse'nin ayakta kalan son tanıkları olduğunu belirtirken, bunların en büyüklerini Buddhalar olarak teşhis eden arkeologlar gibi yanılmamışlardı.

Çin'deki tarih kayıtları bile Atlantis kökenli 4 üncü Irk'ın devlerine ait bilgilerle doludur. Shoo­King'in Fransızca çevirisinde aynen şöyle denilmektedir: "Tufan öncesinin, bir vakitler kayalık mağaralara çekilmiş olan VE torunlarına hala daha Canton civarında rastlanıldığı söylenen sapık ırkı Miaotse, kadim dökümanlarımıza göre, Tchy- Ye­oo'nun entrikalarından ötürü yeryüzünü karıştırdığında ortalık eşkiya ile dolmuştu .. (İlahi Sülale'nin krallarından) Rat Changty, halkının erdemin son izlerini de yitirdiklerini görünce, (aşağı seviyeden iki Dhyan Chohan olan) Tehong ile Lilv'ye göklerle yer arasındaki tüm irtibatı kesmelerini emretti. O zamandan beri de artık yukarıya Çıkış ve aşağıya iniş ortadan kalktı»

Tradisyonlar, yazılı metinlerin eşliğinde, bir kez daha, zihnimizi meşgul eden bir soruyu yanıtlamakta ve bir gizemi açıklamaktadır. .Yüzyılda Orta Asya'ya gelmiş olan Budist rahipler, Miaotse'den kalan mağara odaları kendilerinin kullanabileceği hücrelere dönüştürmüşler ve bu arada Bamyan'daki beş heykeli bulmuşlardı. Birinci ve ikinci heykelin ayaklarındaki bir giriş yerinden, kayalara oyulmuş olan bir döner merdivenle heykellerin baş kısmına ulaşılıyordu. Hem bunlar, hem de üçüncü heykel devasa oyukların (nişlerin) içinde yer aldığından, bu heykelleri alçıyla kapladılar ve orijinallerin üzerinde, Buddha'yı temsil eden yeni heykeller oluşturdular.

Ne var ki, bu beş heykel, aslında, Atlantis kıtasının sulara gömülmesinden sonra Orta Asya dağ sıralarının doruklarına ve muhkem yerlerine sığınan Dördüncü Irk İnisiyelerin'ce inşa edilmişti. Üstelik, Bamyan'daki beş heykel, ırkların tedrici evrimiyle ilgili ezoterik öğretinin daima ayakta kalan bir kaydını oluşturmaktadır: Heykellerden en büyüğü, hatırası Atlantik Tufanı'ndan sonra 'başka türlü ayakta kalamayacağı için, gelecekteki nesillerin eğitimine yönelik olarak, astral mahi­yetteki bedenleri sert ve dayanıklı taşa işlenmiş olan Birinci Beşeri ırkı temsil etmektedir. İkincisi, 38 m.lik boyuyla, "ter doğumluları" [2 nci ırkı] temsil eder. 18 m. yüksekliğindeki üçüncü heykel ise, düşmüş olan ve dolayısıyla da baba ve anne doğumlu ilk fiziki ırkı başlatan Uçüncü ırkı ölümsüzleştirir. İşte bunların neslinden gelen son beşerler, Paskalya Adası'ndaki heykellerle temsil edilmektedir; fakat Lemurya'nın volkanik ateşlerle mahvedilip de sulara gömüldüğü dönemde 3 üncü Irk'ın bu son örneklerinin boyları sadece 6 ile 8 m.ye kadar ulaşıyordu. Dördüncü Irk daha da kısa boyluydu ama, şimdiki Beşinci Irk'la kıyaslandıklarında gene de dev yapılıydılar. Ve heykeller dizisi böylece 5 inci Irk'ı temsil eden örnekle son buluyordu.

Ayrıca, günümüzde birbiri ardına keşfedilen çok sayıdaki devasa kalıntıların hepsi, Rocky Dağları boyunca ve ötesinde Kuzey Amerika'yı bir boydan bir boya geçen ve. dev boyutlardaki yıkıntılardan oluşan o muazzam alanların tümü, kadim çağların gerçek Devleri olan Kikloplar'ın eseridir. Günümüzün ünlü gez­ginlerinden biri, yerel tradisyona göre daha henüz sulardan yeni yükselirken Amerika'yı istila eden devlerin bu kıtaya ayak bastıkları yer olan «Misorte yakınlarında muazzam cesamette insan kemiklerinden oluşan yığınlar» bulunduğunu belirtmektedir. Bilim, Kikloplar konusunda şu güne kadar cahil kalmıştır. Bu devler, 'Kiklopean' denilen devasa yapıların Inşaatçıları'dır. Okültizm onlara Inisiyatörler adını verir. Tarih öncesi devirlerde Doğu Akdeniz ve Ege denizi civarında yaşamış olan Pelasgi kabilesinin bazı mensuplarını inisiye etmek suretiyle hakiki Taş Ustalığı'nın [Masonry] temelini atmışlardır.

Maha Guru'nun [Sanat Kumara'nın, Dünya'nın Efendisi'nin] direkt İlahi Oğretmenleri, beşeri şuurun ilk uyanışından itibaren, beşeriyetin ilk safhalarındaki rehberleri haline gelmişlerdir. Bebeklik çağındaki beşeriyeti, bu Tanrı Oğulları vasıtasıyladır ki, tüm sanatlara bilimlere ve ayrıca spiritüel bilgiye ilişkin ilk kavramlarını edinmiştir; ve günümüzün bilim adamları ile araştırmacılarını öylesine şaşkınlığa düşüren o kadim uygarlıkların ilk temel taşını yerleştiren de onlardır.

Bu beyanı kuşkuyla karşılayanların, kadim beşerlerin sahip oldukları olağanüstü bilginin gizemini açıklamaları gerekir. Kuşku duyanlar, örneğin, Romalı yazar Vitruvius Pollio'nun mimarIıkla ilgili eserlerine bakmalıdırlar. Eğer gerçekten ilahi mahiyette olan sanata aşina olsalardı ve her orantı kuralı ile yasasında saklı olan derin ezoterik anlama vakıf olsalardı, bu eserlerde ortaya konulan tüm orantı kurallarını, kadim devirlerdeki inisiyasyonlar sırasında öğretilenlerle aynı olduğunu anlayabilirlerdi. Yontma taş devrinin mağara adamlarından gelen  hiç bir beşer, binlerce yıllık bir düşünce ve zeka evriminin sonucunda dahi, böyle bir bilimi yardım görmeksizin ortaya koyamazdı. Bilgilerini bir nesilden ötekine, Mısır'a ve orantı kanunu artık yitirmiş olan Grek Dünyası'na aktarmış olanlar, Uçüncü Kök Irkın enkarne olan Rishileri ile Devalan'nın öğrencileridirler. Aynı şekilde, 4 üncü Irkın, yani Atlantisliler'in Inisiyeleri'nin Müritleri de bilgilerini, Kikloplar'a, yani "Siklusların ya da Sonsuzun Oğulları"na aktarmışlardır. Kiklop adı, onlardan da, daha sonraki Gnostik rahip nesillerine geçmiştir.

Kenealy, "Tanrı'nın Kitabı" adlı eserinde şöyle yazar: «Kadim beşerler, sonraki tüm çağların o harikalarını: Mabetlerini, Piramitlerini, Mağara Mabetlerini, Dikili Taş Abidelerini, Kurqanlarını ve Sunaklarını, o mimari orantılarını ilah mükemmelliğinden ötürü inşa edebilmişler; gücünden yararlandıkları makinalara sahip olduklarını ve modern becerinin yanında çocuk oyunu gibi kaldığı bir mekanik bilgisine vakıf olduklarını kanıtlamışlardı. Bu kadim beceriden yüz eli olan devlerin işleri' şeklinde bahsedilir.»

Günümüzün mimarları bu kuralları tümüyle ihmal etmeseler de, bu kesin orantıları yok edecek derecede deneye dayalı yenilikler ilave etmişlerdir. Ölümsüz tanrılar adına dikilen Grek mabetlerinin inşaat kurallarını gelecek nesillere aktaran da Vitruvius olmuştur. Kısacası, bir inisiye olan Vitruvius'un mimarlıkla ilgili 10 kitabı, ancak ezoterik anlamda etüd edilebilir. Druidier'in daireleri, Dolmenler, Hint, Mısır ve Grek Mabetieri ve Fransız Enstitüsü'nce 'Kiklopean kökenli' oldukları tespit edilen 127 Avrupa kenti ve kuleleri, tümüyle, Tanrı'nın Oğulları'nca eğitilmiş olanların neslinden gelen ve doğru bir tanımla İnşaatçılar denilen İnisiye Rahip-Mimarlar'ın eserleridir.

Bu inisiye İnşaatçılar hakkında, onları takdir eden sonraki nesiller şöyle demektedir: «Ne harç, ne çimento, ne de taşları kesmek için çelik veya demir kullanırlardı; gene de taşlar ôylesine maharetle yerleştirilmişti ki, bir çok yerde ek yerleri görülmez. Buna rağmen, Peru'da olduğu gibi, taşlarını bir çoğu 5,4C m. genişliğindedir ve hatta Cuzco kalesini duvarlarında dahada iri cesamette taşlar vardır» (Acosta, 6/14); «5400 yıl önce, Mısır'daki Siyen [Asvan] kenti tam olarak Yengeç Dönencesi'nin altında rastladığı dönemde, ki artık öyle değildir, inşa edilmiş olan Siyen Duvarları o şekilde yapılmıştı ki, tam Güneş'in Gün dönümü anında, öğle vakti, Güneş komple bir disk halinde bu duvarların üzerinden yansırken görülürdü. Günümüzde, Avrupa'nın tüm astronomları becerilerini birleştirseler dahi, böyle bir işin altından kalkamazlar» (Kenealy, "Tanrılar'ın Kitabı").

Elde mevcut olan tüm kanıtlar göstermektedir ki: a) Eğer söz konusu devasa taşları bir yerden başka bir yere taşıyacak devler olmasaydı, ne bir Stonehenge, ne Brötanya'daki Karnak ve ne de bu türden diğer Kiklopean yapılar mevcut olurdu; b) Maji diye bir şey olmasaydı, "kehanette bulunan, hareket eden, konuşan ve kendi kendine dolaşan" taşları gözleriyle gören bu kadar çok tanık bulunmazdı.

Lemurya'nın, Atlantis'in ve devlerinin ve beşinci Kök Irkın ilk alt ırklarının hepsinin de genel olarak, bu 'majik' taşlarla ilişkileri vardı. Gaipten haber vermek, kehanette bulunmak ve majik uygulamalar yapmak amacıyla kullanılan bu taşların en irileri aşikar bir şekilde Atlantisliler'den kalmıştır. Tepelerinde bazı dönen taşlar bulunan daha küçük boydakiler ise, daha eski taşların kopyalarıdır .

Tüm kadim dünya, beşeriyetin başlangıçta bir devler ırkından oluştuğuna inanırdı. Amerika'daki bazı höyük ve mağaralarda yapılan kazılarda, birbirlerinden ayrı olarak, 3 ve 3,5 m. boyunda iskelet gruplarına rastlanmıştır. Bunlar, günümüzde boyları 1,50 ile 1,80 m.ye kadar inen Beşinci Irk'ın ilk kabilelerine aittir. Fakat, geçmişin Titanları ile Kikiopları, Atlantis ırkı'na aittiler. Kikioplar, gerçekten de, üç gözlü ölümlülerdi! Her popüler efsane ile destanın kökeninde bir Tabiat gerçeği yattığını söyleyenler, doğru söylemişlerdir. Nitekim, Hindu Puranaları ile Grek Hesiod ve Homer'in eserlerinde yer alan efsane ve alegoriler, muazzam bir beşer üstü fizik güce sahip olan ve bu sayede de Mezozoik ve Kenozoik Çağların devasa canavarlarıyla başa çıkabilen, onlara karşı kendilerini koruyabilen dev yapıdaki gerçek Titanlar ile üç gözlü gerçek Kikloplar'ın muğlak hatıralarına dayanır.

Üçüncü Kök Irk'ın beşerlerinin, fiziki bir üçüncü gözü vardı.

Dördüncü Kök Irk'ın üçüncü alt ırkının ortalarında, beşeri organizmanın mükemmel ve simetrik bir hale gelmeye başlamasından itibaren, ki bu ancak Beşinci Kök Irk'ta tamamlanmıştır, üçüncü göz de beşerin dış anatomisinden kalkmıştır. Fakat, fiziki ve spiritüel olarak, üçüncü gözün zihni ve görsel algılamaları, Dördüncü Irk'ın hemen hemen sonuna kadar sürmüş ve At­lantis kıtasının büyük bir kısmının batmasından önce de beşeriyetin maddiyata yönelik ve dejenere durumundan ötürü üçüncü gözün işlevleri tamamiyle yok olmuştur.

Ancak, bu göz, efsanelerde belirtildiği şekliyle kaşların arasında yer almıyordu. 'Kadim Yorum'da bu konuya ilişkin olarak yer alan açıklama aynen şöyledir: -Erkek-dişilerin (hünsaların) bulunduğu o eski zamanlarda dört kollu beşeri yaratıklar vardı; bunların bir başı ve üç gözü vardı. Hem önlerini, hem de arkalarını görebiliyorlardı. Bir Kalpa sonra (cinsiyetlerin ayrılmasından sonra), maddeye düşen beşerin spiritüel görüş gücü zayıfladı; ve buna paralel olarak da üçüncü göz gücünü yitirmeye başladı .. Dördüncü lrkın ortalarında, içsel görüş gücünün uyandırılması ve yapay uyaranlarla edinilmesi gerekiyordu, ki buna ilişkin işlemi eski ermişler biliyorlardı .. Aynı şekilde tedricen taşlaşan üçüncü göz de kısa bir süre sonra ortadan kayboldu. Çift yüzlüler, tek yüzlü hale geldi ve başın derinliklerine çekilen üçüncü göz artık saçların altına gömüldü. İçsel beşerin faaliyeti sırasında (trans ve spiritüel vizyon sırasında) bu göz şişer ve genişler. Arhat onu görüp ve hisseder ve faaliyetini de ona göre düzenler .. Safiyetini koru­muş olan Lanoo (mürit), korkman için bir sebep yok; 'deva gözünden yardım görmeyecek olanlar, safiyetlerini korumamış olanlardır (zahit olmayanlardır).»

Ne yazıkki, bu son cümlenin dahi artık geçerliliği söz konusu değildir. 'Deva gözü', beşeriyetin çoğunluğu için artık mevcut değildir. Uçüncü göz ölmüş ve faaliyetini yitirmiştir. Ancak, arkasında, bir zamanki mevcudiyetine tanıklık edecek bir iz bırak­mıştır: Bu tanık, Beyin Epifizi'dir. Yorum'un analizine gelince, 'dört kollu' beşerler, Hindistandaki dört kollu tanrı heykellerinin prototipini oluşturmuşlardır. "Arkalarını görebilen ... çift yüzlü beşerler" ifadesi ise, üçüncü gözün başın arkasında yer aldığını belirtmektedir. Nitekim, bazı Çin eserleri ile Kalde yazıtlarında, tek başlı ve çift yüzlü, yani hem önde, hem de .arkada olmak üzere iki tane yüzü olan beşerlerden söz edilir. İşte bu 'arka göz' artık Beyin Epifiiz haline gelmiş bulunmaktadır.

Yorum'da da açıklandığı üzre, Atlantis ırkını ortalarından itibaren içsel görüş gücü ancak eğitim ve inisiyasyon vasıtasıyla edinilebilir olmuştur. Sadece, "doğal ve doğuştan majisyen olanlar", yani günümüzdeki adıyla hassas kişiler ve medyumlar istisnai bir durum teşkil ederler.

Kadim Yorumlar'dan öğrendiğimize göre, ilk Irk, bizim anladığimız şekliyle konuşmaktan acizdi, çünkü fizik planda zihinden yoksundu. İkinci Irkın ise, sadece sesli harflerden oluşan şarkı benzeri sesleri kapsayan bir 'ses lisanı' vardı. Üçüncü Irk, başlangıçta, Doğanın çeşitli seslerini, örneğin devasa böcekler ile ilk hayvanların çığlıklarını azıcık ıslah etmek suretiyle bir tür lisan geliştirdi. Konuşma, ancak, Üçüncü Irkın ikinci yarısında, beşerler dişi ve erkek olarak ikiye ayrıldıkları ve seksüel olarak üremeye başladıkları sırada gelişti. Ne var ki, bu, deneysel bir çabadan öteye gidememişti. O devirde tüm beşeri ırk tek bir lisana' sahipti. Bu durum, Uçüncü Irkın son iki alt ırkını, İlahi Öğretmenlerinin rehberliği ve daha o zamanda uyanmış olan zihinlerinin rehberliği altında kentler inşa etmelerine ve dünyanın geniş bir bölgesinde uygarlığın ilk tohumlarını ekmelerine engel olmamıştı.

Bundan sonra, okült öğretiye göre, konuşma şu şekilde gelişti:

1) Tek heceli konuşma: Üçüncü Irkın kapanışındaki, zihinleri tamamen uyanmış olan fizik beşerlerin kullandıkları lisandı. Bundan önce, Birinci Irk haricinde, 'düşünce aktarımı' [telepatil yoluyla iletişim kuruyoriardı. Bu tek heceli konuşma, sert sessizlerle karışık olan tek heceli lisanların 'sessiz harf atası' idi, ki bu lisanlar, antropologlarca bilinen sarı ırklar tarafından hala kullanılmaktadır.

2) Bu lisan özellikleri, gelişerek, bitişken lisanlar haline geldi. Bitişken lisanlar bazı Atlantis ırklarınca konuşuluyor, bu arada Dördüncü Irkın diğer ana nesilleri ana lisanı koruyordu. Lisanların da devresel bir evrim geçirmelerinden ötürü, uygar At­lantis ırklarından çoğunun ilksel lisanı, dejenere oldu ve hemen hemen yok olup gitti. Bu lisana eski Sanskrit eserlerde, "Haks­hasi Bhasa" adı altında değinilir. Dördüncü Irkın 'kaynağı'nı oluşturanlar, giderek fizik ve entellektüel evrimin doruğuna ulaştıkça, oluş halindeki Beşinci Irka, yani Aryen Irkına, son derece gelişmiş olan çekimli lisanlarını bir miras olarak bıraktılar. Bu arada, bu bitişken lisanlar dejenere oldular ve bölük pörçük bir lisan fosili halinde dağılıp gittiler. Bunların kalıntılarına sadece Amerika'nın yerli kabilelerinde rastlıyoruz.

3) Çekimli konuşma: Sanskrit'in kökü, gerçek anlamıyla ilk llsandı. Bu lisan şimdi Beşinci Irkın Inisiyelerinin gizem H dili haline gelmiştir. Grekçe'nin anası olan bu lisanın uzantıları, Sami lisanlarını da meydan? getirmiştir.

"Dzyan Kitabı, "İlk büyük sular geldi. Yedi büyük adayı yuttu. Kutsal olan herkes kurtuldu, kutsal olmayanlar yok oldu .. »: der. 7 büyük ada (Dwipalar), Atlantis kıtasına aitti. Gizli öğretilere göre, Tufan, Dördüncü ırkı, devler ırkını sulara gömmüştü ama, bu, onların sapkınlılarından ya da "günahla karardıkları"ndan ötürü değil de, sadece, Güneşimiz altındaki her şey gibi doğan, yaşayan, yıpranan ve ölen her kıtanın akıbeti böyle olduğu içindi. Bu sırada, Beşinci Irk bebeklik dönemindeydi. Böylece, devler ve popüler tradisyana göre majisyenler (büyücüler) de yok oldular. Ancak, 'kutsal olan herkes kurtulurken', sadece 'kutsal olmayanlar yok olmuştu'. Ne var ki, bu sonuca, Karma ile Tabiat Kanunu'nun yanısıra, Üçüncü Gözleri dumura uğramamış olan kutsal kişilerin önsezisi de yol açmıştı.

Dzyan Kıtaları'nın Kadim Yorumları, Atlantislier'den .. sonra gelen Beşinci Beşerı Irk'tan şöyle bahseder: «İlahi Öğremenleri o Kutsal Ada'yı, ki son Kurtarıcı oradan gelecektir, iskan etmek üzere gitmiş olan o bir avuç Seçilmiş, tek başlarına, şimdi beşeriyetin bir yansının öteki yansını imha etmesini önlüyordu. Beşeriyet ikiye ayrılmıştı. Beşeriyetin üçte ikisi, kolaylıkla erişebildikleri bedenleri ele geçiren, yeryuzunun aşağı seviyeden, madde Ruhları 'nın Sülaleleri'nce yönetiliyordu; üçte biri sadakatini yitirmeyecek, başlangıç safhasındaki Beşinci Irka katıldı. Bunlar, Ilahi Enkarnasyonlar'dı. Kutuplar (dördüncü kez) yer değiştirdiğinde, korunmakta olan ve Dördüncü Irktan ayrılmış bulunanlar bundan etkilenmediler. Lemuryalılar'da olduğu gibi, sadece din­siz Atlantisliler yok oldu ve bir daha görülmediler.»

«Phleqyan adasını derinlere kök salmış tabanından Sarstı güçlü Neptün ve dalgaların altına gömdü. Onun itikatsiz sakinlerini ................. » Dionysius lib XVIII, sf. 319

Faber bu mısralar hakkında şöyle der: "Phlegyan adasının batışıyla ilgili tradisyonun, Atlantis adasının batışından bahseden tradisyonla aynı olduğuna kanıyım.» Tufan konusuyla ilgili olarak günümüze kadar gelen kayıtlar, sadece Atlantis ve Phlegyan adasıyla igili olanlar değildi. Çin'in de kendi tradisyonu ve Malpasima adını verdiği bir adaya veya kıtaya ilişkin öyküsü vardır. Kaempfer, "Japonya" adlı eserinde, bu tradisyondan şöyle söz eder: Bu ada, devlerinin kötülüğünden ötürü okyanusun dibine batar ve Çin Nuh'u olan Kral Peiruun, Tanrıların uyarması sayesinde ailesiyle 'birlikte kaçar. Çin'in bu günkü halkı işte o dindar prens ve onun neslinden gelir .

Çin Tradisyonları da, diğer herhangi bir ulusun tradisyonu gibi, İlahi Krallar Sülalesi'nden bahseder. İşte bütün bu tradisyonlar, beşerı ırkların, çeşitli adlarla anılan ilahi Irklar'dan zuhur ettiklerini ortaya koyarlar: Söz konusu olan Hindistan'ın Rishileri veya Pitrileri de olsa, Kadim Mısır tradisyonundaki isis-Osiris VE That da olsa, Ibraniler'in Elohim'i de olsa, bu öykü hiç bir yerde değişmez. Her ulusta 7 ve 10 'Kabiri' vardır. Ve bunların tümü de Ezoterik Doktrin'in ilk Dhyan-Chohanları'ndan ya da Dzyan kıtaları'nın (1. Kitap) 'Inşaatçıları'ndan  ortaya çıkarılmıştır. 'Kabiri', Uçüncü ve Dördüncü Irklar'ın Seçilmişlerinde enkarne olan Manular, Rishiler ve Dhyan Chohanlar'la aynı varlıklardı. Böylece Teogani'de Kabiri-Titanlar Yedi Yüce Tanrı iken, kozmik ve astronomik açıdan Titanlar'a Atlantisliler deniliyordu. Kabiri-Titanlar'ın, ayrıca, astronomik olarak mevsimleri oluşturan ve düzenleyen Varlıklar ve kozmik bakımdan da Yüce Volkanik Enerjiler, yani tüm metailere ve dünyasal işlere nezaret eden tanrılar olmaları, onların, orijinal İlahi vasıfları açısından, dünyaya ışığı getiren ve beşeriyete zeka ile aklı bahşeden ve sembolleri Prometheus olan hayırsever Varlıklar olmalarını engellemez.

Böylece, her ülkenin kadim tradisyonları, Manu, Thot­Hermes, Oannes-Dogon ve Idris-Enoch'dan, Eflatun ve Panadores'e kadar, yedi ilahi Sülale'den, Yeryüzünü Lemurya'ya alı yedi bölgesi ile Atlantis'e ait 7 bölgesinden bahsederler; Göksel Mekanları'ndan inerek, Yeryüzünde hüküm süren ve beşeriyete Astronomi, Mimarlık ve bize kadar gelen diğer tüm bilimleri öğreten Yedi ilksel ve ikili (dual) tanrılar'dan söz ederler. Kabiri için Ikili sıfatını kullanmamızın sebebi, onların her iki cinsiyeti birden taşımaları, yani hem erkek, hem de dişi ve ayrıca hem göksel ve kozmik, hem de dünyasal olmalarıydı. Bu Yüce Varlıklar, önce Tanrılar ve Yaratıcılar olarak belirirler ve sonra, gelişim halindeki beşeriyetin arasına karışarak, en sonunda da İlahi Krallar ve Yöneticiler şeklinde ortaya çıkarlar.

Buğdayı ve mısırı üretmek suretiyle ziraati beşerlere ifşa edenlerin Kabiri olduğu söylenir. Bir zamanlar yaşamış olan Kabiria'dan isis-Osiris'in Mısır'da yaptıklarını Ceres'in de Sicilya'da yaptığı anlatılır . Bu varlıkların hepsi de aynı sınıftandır. Fakat, bütün bu gerçekler giderek unutulmuştur. Bosuage'ın belirttiği gibi Mrsirhlar'ın kendileri, ülkelerinde bilimin ancak, "beşeri forma bürünmüş Prensler haline gelmiş olmalarına rağmen" Tanrılar olarak ululamaya devam ettikleri Isis-Osiris'den sonra geliştiğini itiraf etmişlerdir. Ve Bosuage, İlahi Hünsa Osiris-Isis hakkında şunları söyler: «Denildiğine göre, bu Prens (Isis-Osi­ris) , Mısır'da kentler inşa etmiş, Nil'in taşmasinı önlemişti; ziraati, müziği, astronomiyi ve geometriyi icat etmişti.» Isis-Osiris'in Mısır'daki hükümranlığı, Dandorah Tapınağının tavanındaki Burçlar Kuşağı'nın  resmedilmesinden öncesine rastlar, ki bu da 75.000 yılı aşkın bir qeçmişe dayanır.

Abul-Feda, "Islamiyet-Oncesi Tarih" adlı eserinde, Seba lisanının Seth (Hz. Şit) ve Hz. İdris (Enoch) tarafından tesis edildiğini söylerken, "Seba lisanı" sözünü Astronomi anlamında kullanmaktadır. Celepas Geraldinus ise Henoch hakkındaki ilginç tradisyonlardan bahseder, Henoch'a 'ilahi Dev' diye hitap eder. Sami kökenli Araplar arasında yaygın olan bir inanca göre, daha sonra Mısırlı Typhon veya Set haline gelecek olan Seth, bir zamanlar, Yedi Melek'ten (veya incil'deki Atalardan) biriydi; sonra bir ölümlü ve Hz.Adem'in oğlu haline geldi ve bundan sonra da kehanet yeteneği ile astronomi bilimini Jared'e aktardı.

Jared ise bunları oğlu Henoch'a aktardı. Fakat Henoch (Hz. idris), Seba kökenliydi, yani Seba'ya, Göklerin bir Ordusu'na aitti. «30 kitap yazmış olan Henoch, ilkel ibadetin ayin ve törenlerin tesis ettikten sonra, Doğu'ya gitti ve orada, en ônemsizinin Edessa [Urfa] olduğu 140 kent inşa etti, sonra da Mısır'a dônerek, o ülkenin Kralı oldu." Henoch, böylece, Hermes ile özdeşleştirilmektedir. Fakat, ya 5 ayrı Hermes ya da bir kaç değişik şahıs halinde ortaya çıkan bir tek Hermes vardı, ki bazı Manular ve Rishiler, bunu yapabilirler. Burham-i Kati'de Hermes'den, Merkür gezegeninin veya Budha'nın adlarından biri olan "Hormig" ismiyle söz edilir. Doğu tradisyonunda, Hermes için, Argus'un ölümünden sonra Mısır'a kaçtığı ve Thoth adı altında Mısır'ı uygarlaştırdığı söylenir.

Hz. Nuh efsanesi de, Ege Denizi'nin Semadirek Adası mis­teri'nde öğretildiği şekliyle Kabiri veya Titan tradisyonu üzerinde inşa edilmiş olsa gerektir. Dolayısıyla, ne Yahudiler'in, ne de Hıristiyanlar'ın Hz. Nuh'u tekellerine almaya hakları yoktur. Eğer Faber'in o kadar derin bir araştırmaya kalkışarak gözler önüne sermeye çalıştığı gibi, Hz. Nuh bir Atlantisli ve bir Titan idiyse, o zaman Kabiri veya dindar Titanlar'ın, yani Tufan-öncesi ve Atlantis öncesi Titanlar'ın neslinden geliyor olmalıdır.

Hz. Nuh, Salem Kralı ve Yüce Tanrı'nın Rahibi olan esrarengiz Melchizedek, yani "Baba Sadık" ile de özdeşleştirilir. "Sadık" adını, Tekvin'de Hz. Nuh'a atfedilen karaktere tekabül ettiği söylenir:hz.Nuh, sadık adamdı ve kendi devirlerinde kamildi, Nuh, Allah ile yürüdü» (Tekvin, 6/9). "Tüm bilimler ve yararlı sanatlar Nuh'a atfedilir ve oğulları vasıtasıyla da sonraki nesillere aktarılmıştır- (New Encyclopaedia, Abraham Rees). Fenikeli tarihçi Sanchoniathon ise, Kabiri'nin Zedek'in veya Sadık oğulları olduğunu yazan Kabalistik araştırmaları ihtiva eden "Ölçulerin Kaynağı" adlı kitabında ise şu satırlar yer alır: «Kadim beşerler, 8 taneden ortaya çıkan 7 planetin veya yüce Tanrı’nın bulunduğu ve Adil ve Doğru kişi olan Baba Sadığın ise Dünya Ana olan sekizinci planette Efendi olduğu inancını taşırlardı.»

Kısacası, Kabirim, yani 'Kudretli Varlıklar'; ilksel Dhyan Chohanar ile cismani ve gayri cismani Pitriler [Atalar] ile ve ilksel ırkların, kendilerine İlahi Sülaleler'in Tanrıları ve Kralları sıfatıyla değinilen tüm yöneticileri ve öğretmenleri ile özdeştirler.

Kadim Mısır'ın ve Grek Dünyası'nın tradisyonları ile Kadim İran tradisyonları arasında herhangi bir tesadüf ihtimalini ortadan kaldıran aşırı bir benzerlik vardır. Majlar'ın tradisyonlarından kaynaklanan efsaneler, günümüzde Iran folklorunun popüler öyküleri haline gelmiştir. Dolayısıyla, iran folklorunun da At­lantis'in tarihini ve tarih-öncesi'ne ait olaylarını yansıtmaması için hiç bir sebep yoktur: Adem'in yaratılışından önce, Yeryüzü'nde, birbirini izleyen iki ırk yaşamıştı; 7000 yıl hüküm süren Devler ve onların mevcudiyeti sırasında sadece 2000 yıl hüküm süren Periler. Devler, dev yapılı, güçlü ve kötüydüler. Periler ise, daha ufak yapıda, fakat daha bilge ve iyi kalpli varlıklardı. işte, Devler'de Atlantis'in devlerinin  ve Periler'de de Aryenleri teşhis edebiliriz.

Gyan yahut daha doğrusu Gnan, yani Hakiki veya Okült bilgelik ve Bilgi, ya da diğer bir adıyla Gian-ben-Gian (yani Bilgelik, Bilgelik-oğlu), Periler'in kralıydı. Gyan'ın, kara majiye, Devler'in büyücülüğüne karşı koruyucu bir unsur olarak işe yarayan ünlü bir kalkanı vardı. Gian-ben-Gian 2000 yıl hüküm sürdükten sonra, 'İblis', Tanrı'dan izin alarak, Devler'i yendi ve dünyanın öbür ucuna sürdü. Astrolojik prensiplere bağlı olarak üretilen ve tılsımları, büyüleri ve sihirleri bozan majik kalkan dahi, Kader'in ya da Karma'nın bir amili olan lblis'e karşı etkili olamamıştı. İran tradisyonları iki ulus veya ırkla ilgili bir çok öyküyü içerir. Bazıları bu ırkların artık ortadan kalktığını sanırlar ama, onlar aslında sadece dönüşüme uğramışlardır. Bu tradisyonlar sürekli olarak Kaf dağlarından bahseder: Kaf dağlarının içinde, dev Argeak'ın inşa ettiği ve kadim beşerleri tüm formlarıyla temsil eden heykelleri barındıran bir galerinin yer aldığı söylenir. Bu şahıslara Süleymalar ya da Doğu'nun Bilge Kralları adını verirler ve bu ismi taşıyan 72 kral sayarlar. Kadim Iran'in ikinci kralı olan Huschenk'in devlerle savaştığı, üçüncü kral Tahmurath'ın ise o günlerde Kaf dağlarında yaşayan ve zaman zaman Periler'e karşı saldırılar düzenleyen Devler'in en büyük düşmanı olduğu anlatılır. Hatta, Tahmurath'a, 'devleri fetheden' anlamına gelen Dev bend adı verilmiştir.        .

Ilginç olan husus şudur ki, hem Iran öyküleri 9000 yıllık bir süreden [Devler: 7000 yıl + Periler: 2000 yıl] bahsetmekte, hem de Eflatun Atlantis'in son kısmının batışından sonra 9000 yıl geçtiğini belirtmektedir. Gizli Doktrin'e göre ise, Atlantis'in sonraki dönemine ait adalı halkından çoğu, 850.000 ile 700.00 yıl önceki zaman dilimi süresinde yok olmuşlardı ve bu dönemde ilk büyük 'ada' sulara gömüldüğünde Aryenler 200.000 yaşındaydılar. Birinci ile ikinci rakamların herhangi bir şekilde uzlaşması imkansız gibi görünmektedir ama, aslında tam bir uyum vardır. Bir Inisiye olan Eflatun da, egzoterik ifşaatlarıyla Iran efsanelerinin korunmasını ve günümüze kadar gelmesini sağlayan Kaldeli ve iranlı Majlar da, Mabed'in üstü örtülü lisanını kullanmak zorundaydılar. Eflatun'un döneminde yaşamış olan inisiye yazarlar, 'milenyum' kelimesini bu günkü gibi 1.000 yıllık değil de 100.000 yıllık bir süre anlamında kullanıyorlardı. Böylece, 9000 yıl dendiğinde, inisiyeler bunu 900.000 yıl olarak okuyorIardı. Ana Atlantis kıtası Miyosen devrinde yok olduktan sonra, bir zamanların büyük Atlantisi'nin Pliyosen devrine ait kısımları tedrice batmaya ve daha başka kıtalar yüzeye çıkmaya başladığı sırada Aryen ırkının ilk kez ortaya çıkışından, Eflatun'un bahsettiği küçük Atlantis adasının sulara gömülüşüne kadar, Aryen ırkları ilk dev ırkların neslinden gelenlerle sürekli olarak savaşmışlardı. Bu savaş, hemen hemen, yaklaşık 5000 yıl önce başlayan Kali Yuga'dan önce gelen çağın kapanışına kadar sürdü. Hindistan tarihinin ünlü Mahabharata savaşı işte buydu.

Egzoterik adıya "Otuzbeş lkrar Buddhası"nın Kayıtlarında yer alan bir el yazması metin, Beşinci Irk'ın ilk döneminde yaşa­yan ve tufan ile Atlantis ırkını başlıca kıtalarının sulara gömülüşüne tanık olan bir Buddha'nın sahip olduğu taş yazıtlardan kopya edilmiş olup, konumuzla ilgili önemli açıklamaları içermektedir. Gautama Buddha'nın uzak geçmişteki ataları olan ve Göksel Varlıkların tali Avatarları diyebileceğimiz büyük velileri ve ermişleri temsil eden bu Buddhalar'ın sadece 11 tanesi Atlantis ırkına ve 24'ü de başlangıcından itibaren Beşinci Irka aittirler ve aynı zamanda Jainalar'ın Tirtankaraları  ile özdeştirler. Alman ve İskandinav mitolojinin en büyük tanrısı olan Odin veya Woden, bu 35 Buddha'dan biri, hatta en eskilerinden biridir. Çünkü, Odin ve ırkının ait olduğu kıta da, en eski kara parçalarından birini oluşturur. Günümüzde hiç erimeyen karların bulunduğu yerde, trepik iklimin yaşandığı günlerde, Norveç'ten yola çıkan biri, ızlanda ve Grönland üzerinden geçerek, hemen hemen hiç deniz aşması gerekmeden o zamanlar Hudson Körfezini çevreleyen kara parçalarına ulaşabilirdi. Bu husus, A.B.D.ndeki yapay tepecikler ile Norveç'teki höyükler arasındaki benzerliği açıklayabilir. Bir Çinli yazarın dediği gibi, "Dindar beşerler ile devasa fırtınaların gizli doktrini aktardıkları, o uzak ülke»nin Amerika olduğu kuşku götürmeyen bir gerçek­tir. Aynı şekliyle, Atlantisli devlerin, 'Doğudan gelen devlerin oğullarının gönençli günlerinde de, günümüzde Sahra Çölü denilen yerden, şimdi Meksika Körfezi ile Karayip Denizi'nin suları altında yatan kara parçalarına doğrudan gidilebilirdi.

Söz konusu el yazması metinde yer alan bir açıklama şöyledir: "Işığın Krallları öfke içinde ayrıldılar Beşerlerin günahları öylesine kararmıştır ki, yeryüzü büyük bir ızdırap içinde titrer .. Gökmavisi renkteki mevkiler boş kalır. Kahverengi, kırmızı ya da siyah ırklardan kim oturabitir ki, Kutsanmışların mevkilerine, Bilgi ve merhamet mevkilerine! Kudret çiçeçinı. altın saplı VE gökmavisi çiçekli bitkiyi kim üstlenebilir ki?» Metindeki 'Işığın Kralları', İlahi Sülalelerin Hükümdarlarını; 'gök mavisi renkteki mevkiler', göksel tahtları; 'Kudret çiçeği' ise günümüzdeki nilüfer çiçeğini belirtmektedir. Metnin yazarı, daha sonra, halkının ka­derine hayıflanarak devam eder: Halkı, gökmavisi renkteki, yani göksel krallarından yoksun kalmıştır. Sarı tenliler ve altın yüzlüler, "sürur ülkesine, metal ve ateş ülkesine" giderler. Bu ülke, Kuzey ve Doğu'da yer alan kara parçalarıdır. Bilge ırklar. "Bilgelik Ejderlerinin yağdırdıkları siyah fırtına ejderlerini" algılamışlar ve "En Mükemmel Ülkenin parıldayan Koruyucuları"nın rehberliği altında kaçmışlardı.

Sarı tenliler, etnolojinin Turanlılar, Moğollar, Çinliler ve diğer kadim uluslar olarak sınıflandırdıklarının atalarıdır. Kaçtıkları ülke ise, Orta Asya'ydı. Yani, Aryen ırkı Kuzey'de doğmuş ve gelişmiş olmasına rağmen, Atlantis kıtasının batışından sonra, bu ırkın kabileleri güneye inerek Asya'ya göç etmişlerdi. Orada yepyeni ırklar doğdu; bu ırklar ulusların ayrılmasına kadar Orta Asya'da yaşayıp öldüler. Böylece, Atlantis sonrası günleri bu sarı yüzlü devleri, yaklaşık 700.000 yıllık bir süre boyunca, dünyanın bir bölgesinde tecrit olmaya zorlanarak, başka herhangi bir ırkla karışmadan, son derece heterojen ve çeşitli tiplere ayrıldılar. Ancak bu 'bölünme', ne modern bilimin belirttiği yerlerde gerçekleşmiştir, ne de Aryenciler'in belirttiği tarzda meydana gelmiştir. Bu durumda, beşeriyeti sözde üstün ve geri ırkıara ayıran düşünce de iflas etmektedir.

Işte, kadim kayıtlarda rastlanılan bu açıklamalar ve hususlar, oldukça mantıki görünmektedir. Dolayısıyla, Aryenler, dev yapılı ve uygar Atlantis Aryen ırkını, yani 'Sarı Ademler'in nesIinden, Samiler ise, Yahudilerle birlikte, 'kırmızı Adem'den gelmektedirler. Söz konusu metinde, Atlantisli ulusların büyük bilgi ve uygarlığına sık sık değinilmekte, bir kaçının idare şekline ve sanatları ile bilimlerinin mahiyetine ilişkin açıklamalar yer almaktadır. Ilk Aryenler, Vimaya Vidya, yani 'hava araçlarında uçma bilgisi'ni ve dolayısıyla da son derece gelişmiş olan meteorografi ve meteoroloji bilimlerini Dördüncü Irk'tan öğrenmişlerdi. Aryenler, ayrıca, mücevherler ile diğer taşların gizli güçleriyle ilgili olan son derece değerli bilimlerini, simya mineraloji, jeoloji, fizik ve astronomi bilimlerini de Atlantisliler'den miras edinmişlerdi.

Yazar [Mme. Blavatsky], şu soruyu sık sık düşünmüştür: Çıkış öyküsü, en azından ayrıntıları açısından, Eski Ahit'te anlatıldığı şekliyle orijinal midir, yoksa, Hz. Musa'nın kendisiyle ve diğer bir çok şahısla ilgili olarak anlatılan öyküler gibi, Atlantis efsanelerinin bir başka versiyonu mudur? Çünkü, Atlantis'in öyküsü ile Çıkış'ın esas unsurları arasında büyük bir benzerlik vardır. Bu unsurlar arasında şunları sayabiliriz: Tanrı'nın, Firavunun inatçılığı karşısındaki öfkesi; Tanrı'nın,'seçilmişlerine', Mısır'dan ayrılmazdan önce Mısırlılar'ın 'gümüş ve altın mücevherlerini' talan etmelerini emretmesi ve Mısırlılar ile Firavunlarının Kızı Deniz'de boğulmaları.

Nitekim, "Dzyan Kıtaları'nın Kadim Yorumu"nda, Atlantis'in iyilik Güçleri'nin, hipnotik transa soktukları, Kötülük Güçleri'ni 'vimanalarını' ortadan kaldırdıktan sonra, sonu gelen Atlantis kıtasını kendi vimanalarıyla nasıl terkettikleri anlatılmaktadır:

Tüm Sarı yüzlüler'in başkanı olan 'parıldayan Yuzlü. Yüce Kral', Kara Yüzlüler'in günahlarını gördüğü için üzgündü.

"Kendi hava araçlarını vimanalarını içlerindeki takva ehli kişilerle birlikte başkan kardeşlerine, öteki ulus ve kabilelerin başkanlarına göndererek, dedi ki: 'Hazırlanın iyi yasanın insanları olan sizler, ayağa kalkın ve daha henüz kuruyken karaları aşın.

«Fırtına Efendileri yaklaşıyorlar. Onların savaş arabaları ülkeye yaklaşmakta. 1 gece ve 2 gün sonra bu sabırlı ülkede sadece Kara Yüzlü Efendiler, Kara Majisyenler yaşayacaklar. Bu ülkenin sonu gelmiştir ve onların da onunla birlikte sulara gömülmeleri gerekmektedir. Ateşler'in alt katmanlara ait Efendileri olan Gnomlar ve Elementaller sihirli Agneyastra'yı, yani maji ile çalıştırılan ateş silahlarını hazırlamaktalar. Fakat, Kara Gözlü, Kem Gözlü Efendiler, onlardan, Elementaller'den daha kuvvetliler ve onlar Kudretli Varlıkların esirleridirler. Kara Yüzlü Efendiler, Aştar yani Vidya (En yüksek majik bilgi) konusunda tecrübelidirler. Gelin, Kara Majisyenlerin majik güçlerini etkisiz kılabilmek için kendi majik güçlerinizi kullanın.

Her Parıldayan Yüzlü Efendi, Beyaz Maji Ustadı, her bir Karanlık Yüzlü Efendinin Vimanası'nı eline geçirsin, ki Kara Majisyenlerden herhangi biri Vimana sayesinde sulardan kaçıp, Yüce Dört'ün, Dört Karma Tanrısı'nın asasından sakınamasın ve kendi kötü ruhlu halkını ya da müritlerini kurtaramasın.

Her Sarı yüzlü her Kara Yüzlüye kendisinden uyku göndersin (hipnotizma?), onlar, yani Kara Majisyenler dahi acı ve ızdırap çekmesinler. Güneş Tanrılarına sadık olan her insan, Ay Tanrıları'na tabi olan her insanı bağlasın, felç etsin ki, ne ızdırap çeksin, ne de mukadderatından kaçabilsin.

Her Sarı yüzlü kendi yaşam suyunu, kanını bir kara yüzlünün konuşan hayvanına, sadece arınmış bir insanın kanı ile durdurulabilen robot nöbetçilerine sunsun, ki sahibini uyandıramasın.

Vakit gelmiştir, kara gece hazırdır ...Onların mukadderatları yerine gelsin. Bizler, Yüce dört'ün hizmetkarlarıyız. Işığın Kralları geriye gelebilsinler.

Yüce Kral, Parıldayan Yüzü üzerine kapandı ve ağladı .. «Krallar toplandığında sular harekete geçmişti bile ... «Fakat, uluslar artık kuru karalan aşmışlardı. Su çizgisinin ötesindeydiler. Krallar Vimanalan içinde onlara ulaştılar ve onları Ateş ve Metal ülkelerine, Doğu'ya ve Kuzey'e götürdüler.

«Kara yüzlülerin ülkelerine yıldızlar [meteorlar] yağdı; fakat onlar uyudu.
«Konuşan hayvanlar, yani robot nöbetçiler sustular.

Alt katmanların Efendileri emirler beklediler; fakat, sahipleri uyuduğu için emirler gelmedi.

Sular yükseldi ve Dünyanın bir ucundan öteki ucuna kadar vadileri kapladı. Geriye yüksek kara parçalan kaldı, Dunya nın dibi, yeryüzünün aksi tarafına rastlayan ülkeler kuru kaldı. Kaçanlar (Sarı yüzlü insanlar ile doğru sözlü insanlar, içi dışı bir olan, samimi kişiler) oraları iskan ettiler.

Karanlık Yüzlü Efendiler, uyandıklarında ve yükselen sulardan kaçabilmek için Vimanalan akıllarına geldiğinde Vimanları 'nın yerlerinde olmadığını gördüler.»

Kadim Yorum'un bundan sonraki bir bölümünde, Kara Yüzlü majisyenler arasında güçlü olan bazılarının, diğerlerinden daha önce uyanmak suretiyle durumu farkederek, kendilerini 'talan eden' ve arka saflarda kalanları izlemeye başladıkları anlatılır:

"Başları ve göğüsleri suyun iyice yukarısında kalan" takipçiler, kaçanları 3 "ay dönemi" boyunca kovalamışlar, en sonunda, yükselen dalgaların altında kalarak hep birlikte yok olmuşlardı. Bütün bu anlatılanlar, Çıkış'taki benzer öykünün yüz binlerce yıl sonra kaynağını teşkil edecek olan orijinal materyali son derece andırmaktadır. Anlaşıldığına göre, Ruta ve Daitya'nın dev majisyenieri. yani 'Karanlık Yüzlü Efendiler', [Tevrat'ın bir bölümü olan] Çıkış'ta, Mısırlı "Sihirbazlar" haline ve Beşinci Irk'ın sarı yüzlü ulusları da Hz. Yakub'un erdemli oğulları, yani 'seçilmiş halk' haline gelmiş olabilirler.

Atlantislilerin uygarlığı, Mısırlılarınkinden de büyüktü. Mısır'daki ilk piramitleri, Atlantisliler'in neslinden gelen, Eflatun'un yazılarında rastladığımız 'Atlantis' adası sakinleri inşa etmişti. Bu da, Mısırlılar'dan önceki bir döneme rastlar. Bu gerçeği, piramitler hakkında aşağıdaki açıklamaları yapan Ammianus Marcellinus'un sözlerinden de çıkarabiliriz: «[Piramitlerin altında yeraltı geçitIeri ve dolambaçlı inziva yerleri de vardır. Denildiğine göre, Kadim misterlerde maharet kesbetmiş olan kişiler, bunlar vasıtasıyla bir Tufan'nın gelişini önceden bilmişler ve kut­sal törenlerinin hatırası kaybolmasın diye, değişik yerlerde olmak üzere, bu yeraltı geçitIerini inşa ettmişlerdir.»

İşte, 'sellerin gelişini önceden bilenler', Nil Nehrinin periyodik taşması dışında herhangi bir sel olayına tanık olmamış olan Mısırlılar değil de, Atlantislilerin son bakiyeleriydi. Bu noktada, bir Ustad'ın sözlerine kulak vermemiz gerekmektedir: "Dördüncü Irk, belirli dönemlerde, en yüksek seviyeden bir uygarlığa ulaşmıştı. Grek, Roma ve hatta Mısır uygarlıkları, Uçüncü Irk'la birlikte başlayan uygarlıkların yanında bir hiç mesabesinde kalırlar.»

Kadim uygarlıklar, Atlantisliler'den kendilerine miras kalan sanatlar ve bilimler arasında, Burçlar Kuşağı bilgisi de dahil olmak üzere, astronomi ve sembolizm bilimine de vakıftılar. Tüm dünyanın tarihi, Burçlar Kuşağı'nda kayıtlıdır. Mısır'ın kadim mabetlerinde, bu hususa Danderah Burçlar Kuşağı tanıklık eder. Ne var ki, küremizin geçmiş ve ayrıca gelecekteki tarihinin bu muhteşem kayıtlarının doğru bir kopyasına, sadece, bir Sufi'nin elinde bulunan bir Arap eserinde rastladım. Ama her halükarda, orijinal kayıtlar mevcuttur. Danderah Burçlar Kuşağı, her biri 25.868 yıl süren üç devrenin geçişini gösterir. Çünkü, bu Burçlar Kuşağında, Aslan Burcu ile Terazi Burcu arasında tam 3 tane Başak Burcu vardır. İşte, bu üçlü Burçlar Kuşağı, 5 inci Kök Irk'ın dördüncü alt ırkının son üç 'aile ırkı'na ait olan üç ayrı dö­nemi yansıtır. Böylece, bu aile ırklarından her biri 25 ila 30 bin yıl yaşamış olsa gerek . Alt ırkların ilki olan Aryen Asyalılar, yukarıda da belirttiğim gibi, Miyosen çağı'nın kapanışına doğru, yani 850.000 yıl kadar önce, Ruta ve Daitya Ada Kıtaları ile birlikte 'dev Atlantisliler'in son halklarının yok oluşuna tanık olmuşlardı. Dördüncü alt ırk ise, yaklaşık 11.000 yıl önce, son Atlantis adasındaki Aryen-Atlantisliler'in yok oluşuna tanık oldular.

Okuyucunun bunları kolayca anlayabilmesi için şu sınıflandırmaya gerek vardır:

1- Her Gezegensel Zincir'de Yedi Raund vardır . Her Raund da 7 Kök ırkı kapsar. Biz şimdi Dördüncü Raund'un Beşinci Kök ırkı'na dahiliz.
2- Her Kök Irk ise, Yedi Alt ırkı ihtiva eder.
3- Her Alt Irkta, 7 Aile ırkı veya Dal vardır.
4- Aile Irkları da, Karmik faaliyete bağlı olarak, çok sayıda ulusu veya kabileyi kapsar.

İşte, bizim dahil olduğumuz 5 inci Kök Irk, aşağı yukarı 1.000.000 yıldır mevcuttur. Bundan da anlaşılacağına göre, bu süre boyunca ortaya çıkmış olan 4 Alt Irkın her biri 210.000 ve bunların Aile lrklarının her biri ise, yaklaşık 30.000 yıl yaşamış olmalıdırlar.

Beşerı evrimin Kök lrklarına ilişkin bu bilgi, Misterler'in bir parçasını oluşturuyor ve bir inisiyatör'den ötekine aktarılarak, müritlere öğretiliyordu. Atlantis ırkının son kalıntısının 12.000 yıl kadar önce batmasından sonra, okült ve dini Misterler, liyakatsiz kişilerce öğrenilip de kutsiyetlerine halel gelmesin diye, nüfuz edilemeyen bir gizlilik perdesiyle örtülmüştür. Bu bilimlerden Astronomi gibi bazıları, sırf matematiksel ve fizik veçheleriyle artık egzoterik bir hale gelmişlerdir. Böylece, Misterler'in tamamiyle sembollere bürünen ve sadece mesel ve alegorilerle korunan öğreti ve prensipleri unutulmuş ve anlamları çarpıtılmıştır. İşte, Beşinci ırkı, bu Misterler'deki kadim hakikatler, alegori ve sembolizm perdesi altında gelecek nesillere aktarılabilsin diye bu dini Misterler'i tesis etmesi için zorlayan da bu gizlilik olmuştur. Beşeri ırkların İlahi ve özellikle de hünsa Irk'tan neşet etmek suretiyle evrimleşmesinin o zeval bulmayan tanığına, Çağların bilmecesini oluşturan o Sfenks'e bir bakın! Dünya üzerinde enkarne olan İlahi Bilgelik, sadece yeryüzünde Hayır ve şer bilgisi :ağacının gölgesi altında üretilen, kişisel acı ve ızdırap deneyiminin o acı meyvasını tatmaya zorlanmıştır.

Djwhal Khul'dan: Atlantis ve Çağımıza Etkisi

Beşerı ailede odaklanmış olan ve temel vasıfları ile asıl mahiyetlerini açığa vuran ruh ve madde, ebedi olarak çatışma halindeydi. Bebeklik çağındaki beşeriyet, ilk safhalarda ve uzun Lemurya siklusu sırasında, sürekli olarak evrimleşti ama, buna rağmen, [ruhla madde arasındaki] bölünme hatları, mevcut olsa da tanınmıyordu. Gizil haldeki zihin kıvılcımı, sadece, beş duyuya ve onların tamamiyle fiziki uygulanımına nispi bir aydınlama getirmeye yarıyordu. Fizik hayat güçlüydü; mantıki olarak sonuç çıkarıcı ya da kendi kendini kaydedici mahiyetteki hayat hemen hemen yok gibiydi. O zamanlar beşeriyetin hayatı fizik beden dahilinde odaklanmış olup, bu suretle, beş duyunun geliştirilmesi sayesinde hayvanı tabiatı teçhiz edip uyarıyor ve fizik organizma ile çeşitli iç uzuvları geliştiriyordu. Beşer, temelde nefsani ve savaşçı bir hayvan haline gelmişti. Ne var ki, zaman zaman, daha iyi olduğu belli belirsiz hissedilen bir şeye doğru müphem eğilimler duydukları ve bildiğimiz şekliyle yüksek bir gaye edin­me ve ilerlemeye yönelik bir itilim olmayıp, bunların cenin halindeki formları olan yüksek dereceden arzular duydukları anlar oluyordu.

Modern beşerin, çok uzak geçmişinde kalan böyle bir şuur halini zihninde canlandırması ya da anlaması imkansızdır. Hayat gücü de adrenal bezleri bölgesinde odaklanmış olup, hayvanı cesaret ve şoka dayanıklılık yaratıyordu. Fakat, beşerin asli tabiatının ikiliği, her daim olduğu üzre, mevcuttu ve bölünme hatları da giderek ortaya çıkıyordu. Yavaşça fakat sürekli olarak, önderlik yapan canlar, ki bunlar son derece küçük bir azınlığı oluşturuyorlardı, şuurlarını giderek yukarıya, yani güneş sinir ağına [solar pleksus'a] doğru kaydırdılar ve maddi olana yönelik arzu faktörü kabul edilmeye ve duygusal tepki kapasitesi de gelişmeye başladı. Daha önce, Lemurya döneminde arzu ile içgüdü özdeşti. Bu hususun üzerinde durmak gerekir. Çünkü, bu ilginç husus, modern beşerin hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmediği bir şuur haliyle ilgilidir. Fakat, Atlantis döneminde, tamamiyle fiziki mahiyetteki hayatı oluşturan şey ile, çabaların yöneltileceği bir hedef olabilecek ve böylece elde edilebilecek şey (hala daha maddi mahiyette de olsa) arasındaki sınır çizgileri, tamamiyle hayvanı olan tabiatı kontrol altına almaya başladı; beşer, elde etme hasletini edinmeye ve istediği şeyleri kendi çevresinde toplamaya başladı. İçgüdüsel hayvan ile elde etme eğilimini duyan beşer arasındaki bölünme hatları, daha belirgin bir hal almaya başladı.

Günümüzde, zihni beşer tipleri arasında sezgi unsuru nasıl gelişiyorsa, o dönemde de bu öncü beşerler arasında zihni un­suru giderek gelişti; beşerler, belirli bir zihni algılayış biçimi edinmeye ve sahip oldukları o küçücük zihinlerini maddi mal ve mülklerini arttırma işlemine hasretmeye başladılar. Uygarlık safhası başlamıştı. Uygarlık, temelde, grup ilişkisinin tanınmasıdır. Tamamiyle göçebelik ve toprağı işleyerek sürdürülen hayatın yerini, bir şehir hayatı dönemi aldı. Beşerler, daha büyük bir maddi konfor ve korunma için bir araya toplanmaya başladılar. Ve böylece, beşerlerin belirli bir yerde toplanmalarına ve dünya çapında yayılmalarına ilişkin ritmik süreç de başlamış oldu. Bu sikluslar, beşerin fizik organizmasının nefes alıp vermesine benzer ...

Hayvanı, içgüdüsel tabi at ile belirli bir arzu biçimi, yani cenin halindeki yüksek gaye edinme hasleti arasındaki bölünme hatları, Atlantis dönemi şırasında sürekli olarak gelişti ve bu eski uygarlık kendi prensibini gözler önüne sermeye ve şehir hayatı geliştikçe de giderek artan bir ölçüde maddi konfora ve nefsani kontrole ilişkin yeni standartlar tesis etmeye başladılar. O dönemde günümüzün dünyasındaki gibi nüfusu yoğun olan bir dünyanın mevcudiyetini zihnimizde canlandırmak belki bize zor gelebilir ama, durum böyleydi. Hayvanı tabiat hakim olduğundan, seksüel ilişkiye ve büyük ailelerin oluşturulmasına eğilim vardı. Bu durum, günümüzün uygar alanlarındaki aşağı toplum tabakalarında da aynen böyle olup, bu alt tabakaların mensupları aydın kesimden daha çok çocuk yaparlar. Atlantis döneminde ise, gerçek bir zeka seviyesine sahip olan yegane kişiler, müritler ile inisiyelerdi. Günümüz ebeveynleri, çocuklarına nasıl yol gösteriyor ve onları koruyorlarsa ve devlet ulusun refahı için nasıl sorumluluk yükleniyorsa, onlar da aynı şekilde, bebeklik çağındaki beşeriyete rehberlik ediyor ve onları himaye ediyorlardı. O günlerde Rahip-Krallar olarak dünya üzerinde bulunan Hiyerarşi üyeleri, cezbedici enerjinin odak noktaları halinde faaliyet göstererek, daha bir elle tutulmaz mahiyette olan değerlerin yavaşça ve belli belirsiz bir şekilde ağırlık kazandığı kişileri kendilerine cezbediyor ve böylece maddiyat ile maneviyat arasındaki bölünme hatlarını daha da açık ve kesin bir hale getiriyorlardı.

Atlantis dönemindeki maneviyatın günümüzde aynı adla anılan olgudan çok farklı bir nitelikte olduğunu unutmamalıyız. O dönemin maneviyatı, hissedilen bir öte aleme yönelik olan, tatmin edici bir güzellik ve duygusal bütünlük için olan bir yüksek gaye edinme mahiyetindeydi. Bu tavırlanışta, düşünce olqusunu bizim anladığımız biçimde herhangi bir düşünce mevcut olmayıp, sadece, hissedilen bir 'erişilemez'e doğru ve arzu edilen şeye doğru olan bir uzanış söz konusuydu. Hiyerarşi, halkı bu tavırlanışa, çeşitli icatlar armağan etmek ve içgüdüsel kitlelerin, kalıntıları günümüze kadar gelen büyük ve güzel kentleri VE muazzam yapıları inşa etmelerini sağlamak suretiyle teşvik ediyordu. Bu faaliyet, beşerin bu gün karanlıklar içinde el yordamıyla keşfetmeye ve imkan dahiline sokmaya çabaladığı bir çok şeyi oluşturmak üzere maddenin ve enerjinin mahiyetine ilişkin bilgilerini kullanan inisiyeler ile velilerin uzmanlaşmış rehberIikIeri altında yürütülüyordu.

Modern uygarlık süreçlerinin mümkün kıldığı her şey ve bu gün bilimsel keşif adı altında ortaya konulardan çok fazlası, eski Attamis'te biliniyordu ama, bunlar beşerin kendisi tarafından geliştirilmiş olmayıp, ona karşılıksız bir armağan olarak verilmişti . Bunlar, aynen, bu gün bir çocuğa verdiğimiz ve o çocuğun kullandığı ve oynadığı, fakat hiç bir şe· kilde anlamadığı güzel ve harikulade eşyalar ile oyuncaklara benzerdi. Her yerde, mabetler ve muazzam binalarla dolu olan büyük ve güzel kentler yer alıyordu. Kalde ve Babil kalıntıları bunların ancak dejenere uzantıları, modern gökdelenler ise 'çocukları'dır! Atlantis'in Rahip-Kralları modern bilimsel bilgimizin çoğuna vakıftılar ve bu bilgi de kitlelerin gözünde harikulade bir maji türü oluşturuyordu. Çok yüksek seviyeden olmak üzere, sağlık bilgisi, sağlığı koruma tedbirleri, ulaşım araçları ve uçma makinaları geliştirilmişti. Ne var ki, bunlar, beşeriyetin başarısının sonucu olmayıp, Hiyerarşi'den gelen ve bilgece bir rehberlik altında geliştirilmiş ve inşa edilmiş olan armağanlardı.

O zamanki beşer ırkın rehberleri, doğanın ve unsurların güçlerinin nasıl kontrol altına alınacağını ve onlara nasıl hükmedileceğini bildikleri için, hava ve su unsurları üzerinde hakimiyet tesis edilmişti. Fakat, bunların hiç biri, beşeri anlayış, bilgi ve çabanın ürünleri değildi. Beşerlerin zihinleri, aynen ufak bir çocuğun zihni gibi gelişmemiş olup, böyle bir faaliyet için yeterli değildi. Atlantis döneminde maddiyat güçlerini ifade eden grup ile Işığın enerjisini ifade eden grup arasında giderek artan bölünme, Atlantis çağı'nın sonuna doğru o kadar gelişti ve bu iki hayat ve düşünce ekolü arasındaki sınır çizgileri o kadar belirgin bir hale geldi ki, o zamanki uygar dünyada hızla bir kriz meydana getirdi. Yüzyılımızdaki dünya savaşları da bu krizin kesin bir etkisidir... Bundan sonra, Form Rableri ile Varoluş Rableri ya da Madde Güçleri ile Yüce Beyaz Kadro  arasındaki büyük savaş meydana geldi ... Zafer, Işık Güçleri'nindi, çünkü Hiyerarşi, etkili bir şekilde işe karışmak zorunda kalmış ve bazı dünya-dışı Yüce Varlıklar'ın da yardımıyla, uzun bir kaos ve felaket döneminden sonra Atlantis uygarlığını ani bir şekilde sona erdirmişti. Bu son, yüz binlerce beşeri dünya yüzünden silen, nihai bir afet vasıtasıyla oluşturuldu. Bu tarihi olayın hatırası, dünyanın her tarafında mevcut olan Tufan efsanesi sayesinde günümüze kadar korunmuştur.

Kutsal Kitaplar'da, bu afetten sağ kalanlardan, Nuh'un Gemisi'nde kurtulanlar diye sembolik olarak bahsedilir. Kadim Metinler'de ise bu olay şu şekilde anlatılır: "Bir ejder yılanının çöreklenmiş bedenini yavaşça açması gibi, Bilgelik Oğullarının önderliği altındaki insan oğulları da kıvrınlarıbı açtılar ve akmakta olan bir tatlı su ırmağı gibi yayıldılar .. Aralarındaki yüreksiz kişilerden çoğu, yollarda telef oldular. Fakat çoğu kurtuldu.»

Atlantis döneminde beşeriyet, esas olarak duygusal ve fiziki bir odaklanma içerisinde olup, modern standartlarımız açısından, kemale ermemiş bir gelişme seviyesindeydi. Aynı zamanda, beşerler, gezegenimizin beşer-altı alemleri [bitkiler, hayvanlar alemi, vb) ile unsurlara ait güçlerini itaat ve kontrol altına almak gibi majik bir yeteneğe de sahiptiler. Bunlar, pek az etüd edilmiş olan iki husustur. Ancak, Atlantis konusuyla ilgili olarak, İlahi Müdahale olgusu da gereğince vurgulanmış bulunmaktadır. İşte bu İlahi Müdahale sayesindedir ki, kendileri için henüz 'spiritüel' sıfatını kullanamayacağımız, fakat ahlaki açıdan sağlıklı olan bir azınlığın kurtarılması ve hatalı bir şekilde odaklanmış veya yönlenmiş ve dolayısıyla da kendilerini maddi gayeler edinmeye ve maddi algılayışa yönelik bir hayata adamış olanların yok edilmesi mümkün olmuştur.

Kurtarılan bu çekirdek, şimdiki kök ırkımız olan Aryen ırkının esasını oluşturmuştur. Eski Ahit'in tüm konusu, bu çekirdeğin gelişmesi ve büyümesi çevresinde örülmüştür. Sembolik olarak, Nuh'un Gemisi'nin sakinleri ile onların neslinden gelenler ve Yahudi ırkı, beşeriyetin kurtarılmış olan, kendilerine rağmen ve muazzam zorluklarla yüzyüze gelinerek Yüce Beyaz Kadro tarafından kurtarılmış olan bakiyesini temsil ederler. Bunda, iki noktaya dikkat etmek gerekir: Can'ın bakış açısına göre önemsiz olan ilk husus, modern araştırmacıları hayrete düşüren ve ilgilerini çeken bir kaç arkeolojik hazinenin ve kadim bilimsel başarıların modern öğrenciyi araştırmaya ve icatlarda bulunmaya sevkeden ve modern bilimin zaferleri dediğimiz şeyleri keşfetmeye ve üretmeye zorlayan o belli belirsiz hatıraları dışında, Atlantis'in harikulade uygarlığının hemen hemen tüm izlerinin yeryüzünden kaybolmasıdır.

İkinci husus ise, beşeriyetin hayrına yönelik olarak Hiyerarşi'nin arka plana çekilerek, maddiyatcılığın serap ve illusionlarından, doğru yolları izlemek suretiyle kendi kendine çıkması ve sonunda kadim ayrılıkları sona erdirmesi için beşeriyeti yalnız başına bırakmış olmasıdır.

Atlantis çağı'nın bütün bu nihai etkilerinin ortaya çıktığı bu modern dönemde, göz önüne alınması gereken bir kaç hususun hatırlatılmasında yarar vardır. Bu hususları, kısaca ve açıkça şöyle belirleyebiliriz: Maddiyat ile maneviyat arasındeki bölünme hatları, giderek artan bir şekilde netleşmiştir. Bu sonucun oluşmasına vesile olan iki unsur vardır. Birincisi, On Emrin bildirilmesidir. On Emir, biçimi bakımından negatif ve tavrı bakımından da dogmatik olmasına rağmen, meseleleri ve beşerlerden talep edilen davranış şekillerini yeterince net bir şekilde ortaya koymuştur. On Emrin verildiği dönemde (Incil'de belirtilen tarihler doğru olmayıp, On Emrin bildirilme tarihi sanıldığından çok daha eskidir) dünya çapındaki beşeri zekanın nispeten aşağı seviyede olmasından ötürü, bu Emirler "Yapmayacaksın" formülü ile ifade edilmiş ve böylece beşerin dikkati, maddi eğilimlerin maddi ifadesine yöneltilmişti. Gelecekte, On Emir, tersine çevrilmiş bir biçimde ifade olanacaktır ki, Hz. İsa'nın Dağdaki Vaa'zı ile Matta Incili'nde (5/3-12) geçen sözleri, bunun cenin halindeki bir örneğidir.

İkincisi, olgunluğa ve aklının erdiği yaşlara erişen beşeriyetin, baskının ve aşırı himayenin getireceği bir handikap ve engelleme ile karşılaşmayıp, başlıca ilahi özelliklerini ifade etmesi için, Hiyerarşi'nin kendini geriye çekmesidir. Bu ilahi özellikler arasında önde gelen nitelikler, özgür irade ve zihnin tefrik edici şekilde kullanımıdır. Atlantis döneminde özgür irade yoktu. Günümüzde ise özgür iradeye yönelik bir eğilim vardır, ki biz buna, hürriyet ve bağımsızlık, düşünce özgürlüğü ve bireyin, bir parçasını oluşturduğu grubu kontrol eden veya kontrol etmesi gereken hususları tespit etme hakkı diyoruz. Bunların hepsi de özgür iradenin vasıf ve veçheleri olup, özgür iradenin kendisinin ilahi prensibi değillerdir. Zaten, bu ilahi prensip hakkındaki bilgimiz henüz pek azdır. Seçme özgürlüğünün gerçek anlamını ve ima ettiği kavramları ve iradenin doğru kullanımını, sadece dünya müritleri ile inisiyeler bilmektedirler ve bunun sebebi de onların, grubun hayrına yönelik olarak ve çoğunluğun ihtiyacına göre hareket etmeleridir.

Beşeriyetin karşı karşıya bırakılması söz konusu olan ve günümüzde de dominant faktör olarak ortaya çıkan epröv; zihni gelişim ve bilgi ile teçhiz olunan beşeriyetin, bu bilgiyi ve bilimsel zihni başarılarını; grup hayrına mı yoksa nefsani amaçlara mı, maddi meselelere mi yoksa spiritüel dürtülere ve empülslere mi adayacağı sorunudur. Bu kadim çatışma artık günümüzde bir başka beşeri ifade alanına, zihin alanına aktarılmış olup, beşeri ırk ilerleme kaydettikçe ve beşerlerin kişilikleri yüksek bir bütünleme ve başarı seviyesine ulaştıkça bu çatışma da had safhaya gelmiş, meseleler net bir hal almış ve hasımların açıkça belirlenmiş iki grup halinde saflara ayrılması  artık öylesine tamamlanmıştır ki, nihai mücadele imkan dahiline girmiş bulunmaktadır.

Planetimiz üzerindeki zeki beşerlerin ekseriyeti, bu durumu zekice takdir etmekte ve genelikle de bunun temelinde yatan şartları zihnen tespit etme kapasitesini göstermekte olup, bakış açıları ulusal tradisyonlarla, kendilerine miras kalan fikirler ve hareket hatlarıyla ve ayrıca çevrenin uyguladığı kontrol ve taraf tutma sonucunda ister istemez bulanmış olsa da, beşeri ırk ni­hai kurtuluşuna doğru büyük bir mesafe kaydetmiş bulunmaktadır. Dolayısıyla, ortaya konan belirli ölçüde bir özgür irade söz konusu olup, bu tamamiyle yeni bir faktörü ve son derece tatmin edici bir gelişimi oluşturmaktadır.

Fakat son derece önemli olan şu hususu da unutmamak gerekir ki, kitleler hala daha otoritenin, kontrolün kurbanları olup, nispeten düşünmeyen ve çocuksu kişiler seviyesinde kalmaktadır. Bu da, gerçek çatışmanın; meseleleri açık bir zihinle net bir şekilde gören ve savaş halindeki güçlerden bir ya da diğerinin saflarında kesinlikle yer alan küçük bir azınlık arasında olduğu anlamına gelmektedir. Kadim Atlantis çatışmasındaki liderlerin doğrudan neslinden gelen ya da daha ziyade onların enkarnasyonları olan bir avuç insan, şimdi yeryüzü'nde olup, Işığın veya karanlığın güçlerini yönlendirmekte ve liderleriyle aynı muradı taşıyan milyonlarca beşeri tek bir sıraya sokmaktadırlar.

Bölünme hatları şimdiye kadar sürekli olarak öyle gelişmiştir ki, artık beşeriyeti, yüksek spiritüel ve diğerkamca değerlere yönelik olan ve prensipleri fedakarlık, grup hayrı ve dünya çapında bir anlayış olan kişiler ile; özellikle madde üzerinde odaklanmış olan ve nefsani amaçlar taşıyan, ihtirasla ve mal mülk edinme anlayışıyla hareket eden kişiler halinde ifade edebiliriz. İşte, bu durumun had safhaya ulaşmış olması ve bölünmenin geniş kapsamı, beşeriyeti izlemekte olan Hiyerarşi'yi, Shamballa gücünün beraberinde getireceği risklere rağmen, doğrudan dünyaya neşrolmasına izin vermeye sevketti.

Amaç, kitlelerin özgür iradesini uyarmaktı; bu tesir neşriyatı büyük dünya ideolojilerinin formül haline konulmasına ve ifade bulmasına yol açtığı için, bu uygulamanın kitleler üzerindeki sonucu nispeten hayırlı olmuştur. Bütün bu ideolojiler, kitlelerin herhangi bir ülkedeki halkın içinde yaşadığı şartların daha iyi bir hale getirilmesine yönelik arzularınca teşvik edilmiş olup, bu arzu, Shamballa tesirinin gücü tarafından odaklanmış, etkileyici ve yaratıcı bir hale getirilmiştir. Fakat, bu tesirin neşrolması sonucunda, bir çok ülkedeki önemli şahıslardan oluşan belirli bir grup da uyarılmış ve böylece bu kimseler kitlelerin kontrolünü ele geçirerek, değişik ulusların diril, politik ve sosyal metodları. ile hareket tarzlarını tayin edebilecek hale gelmişlerdir. Her ulusta, tüm önemli konularda kararı veren ve tüm önemli ulusal faaliyetleri tespit edenler, nispeten az sayıdaki bir grup insandan oluşur. Bunu ya zor kullanarak, korkutup aldatarak veya ikna ederek, tatlı sözlerle ve ideolojik motifleri uygulayarak gerçekleştirirler. Kader Rableri de bu kadim çatışmayı sona erdirmek ve böylece beşeriyetin yeni Kova Burcu çağı'na nispeten özgünce ve doğru beşeri hedeflere, doğru ilişkilere ve beşerin mukadder olan geleceğine ilişkin olarak daha net bir anlayış edinerek girmesini sağlamak üzere bu durumdan yararlanırlar.

Şimdiki dünya anlaşmazlığı ile şimdiki dünya liderlerinin At­lantis dönemindeki çatışmayla ve liderlerle ilişkisi hakkında şu kadarını belirtmek yeterli olacaktır: Aynı şahısların bir çoğu, evrim sarmalının daha yüksek bir kıvrımı üzerinde olmak üzere, büyük 'piyes'teki çeşitli rollerini tekrar oynamaktadırlar.. Bu dönemde en önemli husus, neyin tehlikede olduğuna dair açık bir anlayışa ulaşmak, konuyla ilgili değerleri doğru bir şekilde takdir etmek ve hasımların oluşturduğu iki grubu hareket geçiren idealleri doğru olarak kavramaktır.

Atlantis dönemindeki savaşın Karanlık Güçleri, yani Kara Ustalar Kadrosu ile Işık Güçleri, yani Yüce Beyaz Kadro veya Üstadlar Hiyerarşisi arasında olduğunu belirtmiştik. Bu, o dönem için aşağı yukarı böyleydi; çünkü çatışma iki ufak grup arasında olup, kitleler, savaşın ve gidişatın şuursuz ve zavallı kurbanlarından ibarettiler. Günümüzde ise, savaş halindeki' güçler arasında böylesine net bir ayırım yapmamız ne mümkündür, ne de makuldür. Hiç bir ulus ya da uluslar grubu, geniş kapsamlı bir genelleme ile kara ya da beyaz olarak sınıflandırılamaz. Bunu unutmamak gerekir ..

Her ulusta, Işık Güçleri'nce etkilenen ve dolayısıyla da iyi niyet kavramına, tüm beşerler arasında doğru ilişkinin olması için duyulan arzuya ve gerçek bir uluslararası ve dünya çapında anlayış idealine normal bir şekilde ve kolaylıkla yanıt veren kişilerin kategorisine dahil olan binlerce kimse vardır. Her ulusta, bu pozisyonun hiç bir şekilde hitap etmediği ve hala daha karanlıkta ve gerçek meselelere karsı kör olan kimseler de vardır. iyi niyetin ve anlayışın tesis edilişini görmeye çabalayanların çoğunlukta oldukları doğrudur ama, bu kişiler henüz durumu kontrol altına alacak ya da kitlelerin hayra yönelik iradesini izlemeleri için liderlerini zorlayacak güçte değildirler. Bu kimseler Işık Hiyerarşisi tarafından esinlendirilmekte veya korunmakta olup, çatışma sona erdiğinde bu iyi niyetin özgürce ifade bulmasını uyarma görevi de bu kişilerle gerçekleştirilmelidir.      .

Öteki gruba gelince, onlar, eğilimlerinden veya kadim Kar­ma'dan ötürü, Karanlık Efendileri'nin neslinden gelmektedirler: onların faaliyet ve idealleri maddiyatçılık güçlerinin faaliyetini mümkün kılmaktadır. Onların en tehlikelileri dahi, her halükarda, şu ya da bu tür bir idealizmin şuurundadırlar; fakat yanlış yola sevk edilmiş olup, fizik plan üzerinde yer alan ve form faaliyeti vasıtasıyla tezahür eden kudrete tam olarak yanıt verirler. Bu da Shamballa enerjisinin neşriyatıyla uyarılmaktadır. Onlar, bu tepki ve eğilimlerden ötürü, maddenin bünyesinde yer alan ve tesirleri ve faaliyetleriyle, formun ve mevcut durumun korunmasını sağlayan Hayatlar ile Enerjiler için odak noktaları oluştururlar. Sürekli olarak, yeni olanı reddetmeye ve beşeri şuurun evrimini ve gelişimini engellemeye çabalarlar. Esas sorunun şuur alanında olduğunu ve mücadelenin, form ile formun içindeki hayat arasında ve.beşeri ruhun özgürlüğüne yol açan ilerleme ile beşeri şuurun hapsolmasına ve onun özgürce ifadesinin kısıtlanmasına yol açan gerici faaliyet arasında meydana geldiğini unutmayın.

Sadıklar Planı'nından: Işık ve Karanlık Mücadelesi

Vaktiyle insanoğulları arasında bir kavga ve bir mesele vardı. Bu kavga ve mesele, ruhun maddeye hakim olmak arzusunun, maddenin en adi ve alçak saçakları içerisinde nefsaniyet ve iktidar mücadelesi olarak tezahür etmiştir. Nefsaniyet ve iktidarın ana kaynağı; ruhun, içerisinde salınım yaptığı üç buut realitesine hakim olmak kaygısından ileri gelir.

Şimdi bu Devre'de de bu kaygının en şuursuz faaliyetlerini görüyoruz. Her hali ile nefsaniyet ve iktidarın mücadelesi; her sahada, her kademede tevali edip duruyor. Ve bir kişi çıkıp da: 'Bu iktidar kavgasının kökü, "insan varlığının ana problemidir. Maksat muktedir olmak değil, muktedir olanın zaruretini teşkil eden bilgiyi elde etmektir. Bu bilgi ise insan şuur ve vicdanına defaatle geldiği halde, ona kucak açan ve el uzatan hiç bir kimsenin bulunmamasıdır' diyemiyor. Basiret bağlanmış, kalpler mühürlenmiş diller tutulmuş ve adımlar ve adımlar .. (Cilt-? .. Cel­se-18)

Dünya insanı, eğer kendilerine verilecek olan imkanları yüksek hayır uğrunda ve gerçekten Habbe hizmet tarzında kulIanırlarsa, şüphesiz layık oldukları, vaktiyle işgal etmiş oldukları seviyeyi tekrar iktisap edebilirler. Bu tamamiyle dünya insanının ihtiyarına bağlıdır.
(Cilt-6 .. Celse-1O)

Kur'an - 40/21: "Onlar, yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akibetlerinin nice olduğunu görmediler mi? Onlar kuvvetçe de, yeryüzündeki [teknik ve uygarlık] eserleri bakımından da üstündüler. Böyle iken, Allah onları günahları yüzünden yakaladı.»

Kur'an - 6/6: "Görmediler mi onlardan önce nice nesilleri helak ettik, ki onlara, yeryüzünde size vermediğimiz imkanları, kudretleri vermiş, onları yeryüzüne yerleştirmiştik, üstlerine bol bol yağmur yağdırmıştık, ayaklarını bastıkları yerlerden ırmaklar akıtmıştık, fakat sonra suçları yüzünden helak ettik onları ve onlardan sonra da başka başka nesiller meydana getirdik.»

Arzın varlığı, insanın varlığı ile kaim değildir. Arzınızın üzerinde pek çok Ademler doğmuş, pek çok Ademler yok olmuştur. Sizin Mukaddes Kitaplarınızda zikredilen Adem, bu neslin tekamül basamağını teşkil eden ferdin adıdır ... Şunu bir bilgi olarak öğreniniz ki, idrakine sonra varırsınız; Arzınız bir hayli eski bir fizik küredir. Bu fizik kürenin maddi yapısı, kendine has bir özelliği teşkil etmektedir: Ve Kainat muvacehesinde tekamül edecek varlıkların maddi tesir ihtiyaçlarına göre hüviyet değiştirir ..

Pek çok nesiller gelip geçmiştir. Kuran'da bahsedilen yok edilen muhtelif kavimler, bu gelip geçmiş, inkıraz bulmuş kavimlerdir. Ve bunlar ayrı tekamül nizamına tabi olan varlık gruplarıdır. Sizlerle onların arasında daima bir 'tufan' olagelmiştir. Her tufan, bir maddi Siklus'un hitamı ve bir diğerinin başlangıcını ifade eder. Bütün Mukaddes Metinlerinizde mevzubahis edilen insan, en yeni tufan'ın akabinde enkarne olmuş olan varlıktır. işte, ezel o noktadadır. Ebet, yeni bir tufan'ın zuhuruna kadardır. Yeryüzü gerçekten bir harman yeridir. Savrulur ve toplanır. Ekilir, savrulur ve toplanır. Incil'de buna ait, Kur'anda buna ait, Tevrat'ta buna ait pek çok ayet vardır. Arzınız bir hasat yeridir. Arzınızda her varlık tekamül edemez. (Cilt-3 .. Celse-1O)






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
Siteniz:
Mesajın:

Bugün 1 ziyaretçi (15 klik) bizden bişey öğrendi :)
BU ALANA BANNER REKLAM VERMEK İÇİN İLETİŞİME GEÇİN.
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=